Guzel ve Cirkin

Bugun mutfaga cay doldurmaya gidiyordum o sirada arka bahcenin kapisindan bahceye dogru kaydi gozum, baktim turuncu bir sey.  Ulan dedim yine kimin coplugu pisligi ucup bahceme geldi.  Daha dikkatli bakinca bir de ne goreyim, cicekmis!  Ciktim disari, hemen fotograf cektim.  Ama fotograftan da gorulebilecegi uzere bir gunah cikartmam gerekiyor.

Apartman cocuguyum ben, oyle cicekten bocekten anlamam.  O “green thumb” denen sey bende yok, ve bu da onun genetik bir sey olmadigini gosterir.  Annem mesela tarlalarda buyumus bir insan oldugundan kelli evimizin salonlarinin bir kosesini ufak capli bir cicek bahcesine cevirirdi, cevirebilirdi.  Balkonlarda da bir sandik icinde yesil sogan, maydanoz, nane yetistirirdi.  Accayip guzel cicekleri olurdu hep, hele de cezayir menekseleri.  Becerikli bu konuda cok.  Bana gelince, yillar icinde bir iki saksi bitkim olmustur belki ama hep olduler.  Bende izi kalan tek bitki deneyimim ise yoldan gecerken kopardigim ve suya koydugum bir zakkum yapragini bayagi bayagi bir buyutmemdi.  Lakin birden boceklendi hastalandi ve oldu (cok sembolikti olumu, direk ellerimle buyuttugum solar iken dirilttigim modu).

Neyse iste, apartman cocugu, cicek/bitki becerisi olmayan, meraklisi da olmayan bir insanim.  Ama ev sahibi olunca isler degisti birden.  Onu arkasi derken bir bahcem oldu.  Bahcenin bir cim olayi var, bu cooook uzun hikaye, never ending saga hatta, o yuzden orayi direk es geceyim, sonra anlatirim.  Ama bir de daha onceden ekilmis bitkiler var.  Bir ara adam tutmustum, bahceyi ve agaclari halletsinler adam etsinler diye (bir basima altindan kalkabilecegim bir is degildi).  Onlar biraz ortaligi toplamislardi.  Sonra bir turlu ilgilenemedim o bitkilerle, yani kimse ilgilenmedi.

Iste bu turuncu/eflatun cicek acan eleman da arka bahcede duvarin dibinde kendi kendine takiliyordu.  Goruldugu uzere arada kurumus yapraklar bilmemneler var ama bir kere ellemedigim icin oooyle kalakalmislar, hic temizlenmemisler.  Cicegi gorunce cok buyuk sucluluk duydum dogrusu.  Birinin askina karsilik vermemenin, verememenin suclulugu gibi.   Sen hic ilgilenmiyorsun, yuzune bakmiyorsun, ama o sana cicek veriyor falan. (Ozur dilerim Tuncay, affet beni, umuyorum ki o ilkokul askini kalbine gomup mutlu bir hayata yelken acmissindir!)

Iste bu sucluluk duygusuyla su bahceyle biraz ilgileneyim dedim.  Baktim crabgrass denen igrenc otlar yine baslarini kaldirmaya baslamislar.  Bunlar goruntu olarak bildigin ota benziyor ama aslinda bir tur weed/ayrikotu.  Biraksan bahceni istila eder.  Oyle igrencler ki boyle kokleri yatay olarak yayiliveriyor.  Ben bir ara bunlara weed-b-gone isimli ayrik otu karsiti ilac atmistim ve zayiflamislardi bayagi ama son yagmurlarda falan tekrar kendilerine geldiler galiba.  Yesillenmisler cosmuslar.  Ben de oturdum baslarina basladim sokmeye.  Bazen bir cekiyorsun, boyle tirrrttt diye yarim metre ip gibi cikiyor kok.  Yivranc!  Itiraf etmeliyim ki “hain dusman al sana bombe!” turu bir haz da veriyor bunlari sokmek, koklemek.  Bayagi stres attirici bir sey.  Tam havama girmisim, bir oglen vakti ayrik otlarini hedef alip sokuyorum, sokuyorum, sokuyor sokuuuyoooruummm (Agora meyhanesi melodisiyle okunacak), birden ciyaakk diye bagirarak elimdekileri firlatip uc adim geri firladim.  Cunku neden? Cunku topragi cok kurcalayinca topragin altindaki ivir zivir da gun yuzune bas uzatmaya kalkiyor.  Ivir zivirdan kastim kimil kimil solucanlar, iiiyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyy.  Hayatta solucan ve yilan turu yaratiklardan igrendigim kadar cok az seyden igreniyorum.  Itiraf edeyim korkuyorum da.  Hani bu fear factor gibi bir yarismaya katilacak olsam, bana uygun gorulen “ceza” solucanlarla dolu bir kaba elimi sokmak falan olurdu.  Ucunda 100milyon dolar olsa bile de yapmam boyle bir sey, bu kadar da buyuk konusuyorum.  Her seyin bedeli yok bu dunyada!  (Yasar Usta mode on!)

Ha iste, bahcenin beauty’si, guzeli su cicekcegizse, cirkini, beast’i de bu yimil yimil solucanlar.  Yani cok kizamiyorum da, hayvanlarin da kendi caplarinda bir faydalari var ortama.  Ama gozumden elimden uzak olsunlar bir mumkunse.  Ha bu arada, bahcemde sekip duran cici kuslara kendilerini yem ettikleri icin de kendilerine ayrica tesekkur ederim.  Kuslar sabahlari ugruyorlar daha cok, o vakitlerde soyle topragin uzerine dogru cikabilirlerse bir zahmet. Tsk cnm optm kib.

O arada tekrar karar verdim, baharda annemi getirtiyorum.  Su bahceyi bir adam etsin, obur yan tarafa domtez momtez eksin, ortami ciceklendirsin.  Komsularim bahceme bakip parmaklarini falan isirsin, “waoouuuww!” desin, catlasin patlasinlar.  O catlatip patlatma hayallerimden uyanip dedim “kahrolsun crabgrass-solucan ittifaki!” ve daha guvenli bir is yapayim, su dokulmus yapraklari toplayayim diyerek biraz o isle ilgilendim.  Ama cok enteresan da bir durum var.  Bahcenin enteresan bir aerodinamigi var.  Yapraklarin cogu (hepsi demiyorum ama cogu) esen ruzgarla evin yan tarafina dogru gidiyor ve orada arka ve on bahceler arasindaki kapinin onune yigiliyor.  Isin guzel tarafi da, o kapinin obur tarafinda da cop kutularimiz duruyor.  Hahah, yani yapraklar kendi ayaklariyla(!?!) copun dibine kadar geliyorlar.  Keske butun yapraklar, hepsi hepsi, soyle akilli olsa da ben hic tirmikla yaprak kovalamaca oynamak zorunda kalmasam.

Sonra da karnim acikti, borek yaptim.  ISTE O BOREK!!!.  Lakin bu fillo dough denen sevimsiz seyle yaptim, hic guzel olmadi.  Goruntuye aldanmayin yani.  Boku direk yufkaya atiyorum, cunku ben hakliyim, yufka igrenc onu kiniyorum ve ona laflar hazirladim.  Kendi yufkami acmaya baslayacagim bu igrenc yufkalar yuzunden. Milfoy hamuru guzel de, icinde ne kadar cok yag var haberim de var.  Milfoy milfoy nereye kadar, kicimiz buyuyor, gobegimiz ayvadan kavuna donusuyor.  Beauty and the beast rolled into one, milfoy hamuru dedigin sey aslen budur.  Vatandas bilinclensin!

Bu kici basi ayri oynayan yazinin nihayetinde sizlere favori kedimizin mayisik bir fotografi ile veda edeyim.  Ulan ne diye okuduk bunca laf salatasini diye soylenen varsa soyle yimisasin, suratinda yayvan bir gulus olsun, omuzlarindaki stres cozulsun, pambik kibin gidin buradan.

Reklamlar

Broccoli Cheddar Soup

Yaaaniii, brokoli ve cedar peynirli corbaaa.  Aniyaaanim’in yemek tariflerine ozendim, e ben de bir yemek koyayim su bloga dedim (bak tarif demiyorum, yemek diyorum).  Burayi yemek blogu sanip da geldiyseniz uzgunum, yemek blogu degiliz, direk laklak bloguyuz, sizi baska kapiya alalim.

Dun gece ekmek makinasini kurdum, saat 7de bitecek sekilde.  Sonra sabah mis gibi ekmek kokulariyla uyandim, ekmek super olmus.  Sonra oglen vakti karnim acikti, dedim ekmekle ne iyi gider?  Dedim corba iyi gider. E, corba yapayim dedim.  Dedim dedim demedim mi dedim? (Bu referansi dogru olarak hatirlayana bir odul vermek isterim ama x odul verecegim diye bir sey uyduramadim kafamdan simdi.) Zaten daha onceden bu corbadan yapma niyetiyle malzeme almistim, yapmaya koyuldum.

Ben bu corbayi Panera Bread isimli mekanda icer pek begenirdim.  Ortamda cesitli tarifler mevcut, ben de onlara bakip bakip kafadan yapiyorum.  Gecenlerde bir yapmistim, o zaman cheddar yerine kasar koymustum.  Bir de o zaman krema ile yapmistim, bu sefer sut koydum.  Bir de havuc buldum dolapta, havuc koydum bu seferkine.  Neyse, olaylar soyle gelisti:

1. Brokolileri kesip yikiyoruz, soganlari dogruyoruz, bir de havuclari dogruyoruz. Tarifin tekinde julien yapin diyor havucu, o da neymis dedim, ince uzun dogramakmis.  Oyle dogradim ama pek gerek yoktu, guzel gorunsun diye yaptim. Sonra blenderdan gececek ne de olsa nasil dogradigin onemli degil.

2. Bu sirada meraklanip bu hatun nereye gitti, ne is ceviriyor mutfakta diyerek ortama tesrif eden kedimiz elbette ki her yeri bir guzel kolocan edecekti.

3. Sonra iste yagda sogani olduruyoruz, icine unu atip kavuruyoruz, yavas yavas krema/sut her neyse ekliyoruz, biraz da su (tavuk suyu diyor tarifler) ekliyoruz. Sonra sebzeleri icine atiyoruz.  Kapagini kapatiyoruz ki pissin.

4.  Onlar piserken biz de peynir rendeliyoruz, kedimiz normalde artiz oldugu icin parmesan disinda peynir yemez. Bakalim buna ilgi gosterecek mi diye bir parca uzatiyoruz, ve o da ne, Nazli hanim mild cheddar peynirine de varim diyor!

5. Su gordugunuz peynirleri rendeledim ama gozum doymadi biraz daha ekledim ustune.  Iyi etmisim.

6. Sonra corbayi yuzyilimizin en onemli icatlari arasinda ilk 10a giremese de gonlumuzun mutfak aleti olan el blenderindan geciriyoruz.  Icine koy peynirleri, eriyiversin hemen zaten.  Ve iste sonunda corbamiz yemeye hazir ve nazirdi.  Karnimiz da cok acti.  Su fotografi cekmeye zor sabrederek yumuldum.  Guzel olmus da hala bir sey eksik.  Havuc evet, sut yerine half/half veya krema daha iyi, cheddar kasardan iyi.

Acaba CilginSapkaci bir sonraki denemesinde o eksigi de kesfedip tam istedigi corbayi tutturabilecek miydi? Goruciiiizzz.

Kimlik kargasasi

Gecen bir arkadasimla yazisiyoruz, ona friendfeed’de olan ve garipsedigim bir seyden bahsediyordum.  Sonunda bende bir kimlik kargasasi olduguna kanaat getirdim, lakin bu kargasayi nasil duze cikaririm onu da bilmiyorum, cikarmasam dunyanin sonu degil diyerek klasik saldim cayira mevlam kayira yaklasimimi uygun gordum duruma.  Yine de, bu kargasayi su ortamda paylasmak isterim, modern insanin kimlik sorunlarina ibretlik ornek olsun diye.

Simdi su yazdigimi okuyan da diyecek ki azinlik kimligi var da ifade sorunu yasiyor galiba zavalli.  Alakasi yok.  Bahsettigim kimlikler gercek kimligim ve sanal kimliklerim.  Gecenlerde yazmistim ya evlilik sonrasi isim degisikligi surecini, aslinda onun devami bir nevi bu muhabbet.  Orada “ben”e takilan yasal etiketin soyadi kismina kaynak yaptiydik.  Ama bir de bu “ben”in hayatinin bir parcasi olan sanal dunyadaki etiketleri var, onlar biraz karisti iste.

Dikkatinizi cekerim, bir kimlik bunalimindan bahsetmiyorum.  Ne bileyim gercek hayatta farkli bir insanken su bloga yazarken bambaska bir kimlige burunmuyorum.  Orada burada “ben” olarak varoldugum icin ekstra bir sorunum yok.  Farkli olan bir sey de var tabii: sanal ortamlarda “ben”in hepsini ifsa etmek istemiyorum.  Bunun pek cok sebebi var tabii (asagida belki bahsederim).  Mesela o legal isim etiketimin sanal etiketlerimle ilintilenmesini istemiyorum.  Burada ogrencilerden falan bahsediyorum ama is yasantimin da sanal benle ilintilenmesini istemiyorum.  Ne bileyim, hayatimin ve benim degisik taraflarimiz degisik sanal ortamlarda ifade edilsin, birbirlerine bulasmasinlar.

Dun muydu neydi, gazetede cok da detayina girmeden okudugum bir haber vardi.  Hatirladigim kadariyla soyle:  Bir yerde bir kaymakam var, gencin bir yere tayini cikiyor, bulundugu yerden ayriliyor diye bir veda gecesi duzenleniyor.  Genc de arkadaslariyla eglenip cosuyor, belki biraz dagitiyor, dansozlu falan bir foto vardi galiba.  Bu gecede cekilen fotograflar (facebook araciligiyla?) amirlerinin dikkatini cekince olan oluyor.  Yok efendim pozisyonuna yakismayan davranislar sergilemis bilmemne, sorusturma baslatiliyor.  Bu elemanin 9-5 isi olmasi gereken sey butun hayatini kaplamis, o “kaymakam” kimligi eglenip cosmak isteyen genc erkek kimligini ele gecirmis.  Eleman kiz tavlamaya bara gitse de boyle devlet memuru takilmak zorunda (yani husranla eve donmek zorunda diyebiliriz.  7/24 devlet memuruna varmaya hevesli kizlar vardir ama onlari barda bulamaz diye dusunuyorum.)

Neyse, benimki de biraz boyle, cesitli sosyal rollerim neylerim var herkes gibi, ama bunlarin birbirinden bagimsiz takilabilmesini istiyorum. Mesela, ogrencilerim gelip bu blogda yazdiklarimi okuyamasin istiyorum (hic Turk ogrencim olmadi), dunku ogrencilerle yemegin kahve ayaginda bir facebook muhabbeti acildi, ben de makul bir sekilde ogrencilerimi prensip icabi eklemedigimi soyledim, sebebini anlattim.  Hatta donemin ortasinda evlenmis olup onlara hicbir sey soylememis olmama cok sasirdilar, resmen isyan ettiler niye soylemiyon diye.  O hafta onlarin dersinden bir saat once evlilik sertifikamizi aldik, derslerinden 1 gun sonra da evlendik ama bunu niye bilsinler ki?  Ogrencilerimle samimi olmakla, arkadascil olmakla ilgili bir sorunum yok ama malesef konumlarimiz geregi ogretmen-ogrenci kimliklerimizin cizdigi bazi sinirlar var, aramizda bir ast-ust iliskisi var.  O yuzden samimiyet onlara her seyimi ifsa etme boyutlarinda degil, arkadascil olabiliriz ama arkadas i ih.

Neyse, gelelim sanal aleme.  Ben IRC devrini direk es gectim, internetim neyim vardi ama IRC olayina girmedim iste.  Parcasi oldugum ilk online “community”/topluluk Eksi Sozluk degildi ama legal etiketimle degil bir rumuzla dahil oldugum ilk topluluk oydu galiba.  Sanal olarak muhabbet kurdugum kisiler oldu, sanal kalsa da rumuzu gecip legal isim boyutuna gectigim kisiler oldu, bire bir tanistigim, gorustugum kisiler oldu.  Bu insanlarin hepsi de “ben”imle muhabbet ettiler, yani bir kismina 17 yasinda manken adayi, bir kismina 20 yasinda bankaci rolu oynamadim.  Sadece paylastigim kisim  ve/ya miktar farkediyordu.

Sonra yavas yavas bir seyler degisti, birkac birbirinden bagimsiz, ufak tefek ama bana “hoh?” dedirten sey oldu.  Ben sozlukte selebriti falan degildim, takip eden birkac kisi vardi herhalde tanidiklarim haricinde ama onlarla da hic mesajlasmam falan olmadigi icin kim olduklarini bilmiyorum.  Ama bu kadar goz onunde olmayan ben bile bu “hoh?” olaylari yasadim.  Insanlar senin onlara verdiginle yetinmiyorlar, senin onlara acmadigin tarafini da altindan girip ustunden cikip kesfetmeye fethetmeye calisiyorlar.  Google, facebook, dedikodu, ve tabii ki entrylerinin bizzat kendilerinden sagilan kolajlananlar, her turlu imkan var sonucta bunu yapabilmek icin.  Ha ilk zamanlarda cok da kasmiyordum, tanistigim insanlardan kendimi sakinasim gelmemisti cok, sagolsun sozluk super insanlar tanidim sayesinde.  Ama sonradan “benden uzak Allah’a yakin” insan oraninda artis oldu (ya da absolut sayilari yukseldigi icin muhatap olma sikligi artti, bilmiyorum).  Ve bana oyle geliyor ki, bu ikinci grup kendilerine verilmeyeni alma konusunda daha bir hirslilar, stalkerliga basvurmaktan gocunmuyorlar.  Bir “aya benzer yuregim e dogal olarak takipteyim” masumiyeti de yok, direk vicious, dur bir seyler bulayim da agzina sicayim modunda.

MSN’i hayatimdan silince birden bayagi bir sey degisti.  Bir cok iletisim yoluyla yine erisilebilir olsam da cogunlukla selam sabah kesildi.  Sonra sozluge de yazmamaya basladim.  Sonra da blog yapasim geldi ve o noktada bir etiket sorunu basgosterdi.  Blogu da sozluk rumuzumla mi acacaktim yoksa baska bir sey mi olacakti(m)?  Malumunuz oldugu uzere baska bir sey olsun kararina vardim.  Ne bileyim birbirinden bagimsiz olsun dedim.  Farkindaysaniz hala da israrla sozlukteki rumuzum bilememneydi demiyorum.

Belki beyhude bir caba olacak yeni bir sanal kimlikle yeniden dogmak, belki (ya da buyuk ihtimalle) insanlar eninde sonunda ha bu sozlukteki bilmemkim diye esitleyiverecekler kafalarinda.  Aman bilmiyorum.  Boyle olsun istedim, inceldigi yerden kopsun.  ff’de de ne istedigini bilmeyen bir sekilde takiliyorum.  Once legal ismimle seyettim, sonra bu rumuza cevirdim ve feed’i private olmaktan cikardim (halka acildim eki eki), sonra “aman cok da onemli bir sey dedigim yok zaten, insanlik benim feedlerim olmadan da evrimini devam ettirebilir” diyerek yine private yaptim.  Insan kime hitabettigini, “audience”inin kim oldugunu/olmasini istedigini bilmediginde boyle oluyor haliyle.  Yani ff’den ne bekliyorum bilmiyorum (tanidigim tanimadigim herkese abone olayim, herkes de bana abone olsun ile arkadaslarimla olagan geyiklerimi farkli bir mecrada yapayim arasinda fark var haliyle).  Buraya yazdiklarimi kim okuyor (bildigim bir iki es dost disinda) onu da bilmiyorum.  O yuzden bir kimlik kargasasi var.

Arkadasin biri ff’de bana “sunlari ekleyebilirsin” diye oneriler yolladi, cogu gercek isimleriyle varlar ve ben onlarin sozlukte kim oldugunu bilmiyorum.  Kendime dedim gercek ismini bilmedigimi (nickini bilsem de) simdilik takip edesim yok, ff sozluk uzantisi olmasin.  Isin ilginc tarafi da su, sozlukten tanistigim, hatta ismimi cismimi bilen insanlarin bir kismi bu CilginSapkaci seysinden habersizler.  Yani merak etseler ben oldugumu anlamalari zor degil ama iste cok merak uyandiran, vayanasini kimmis la bu dedirten bir kisilik oldugumu iddia edemeyecegim.

Icimden aslinda “amaaan amma da abarttin ha, bu kadar abarttigina degecek kadar ilginc ve populer biri de olsan?” diyorum.  Degilim, ben boyle iyiyim, lakin iste insanlarin stalking kapasitesinden korktum bir kere, benim gibi siradan bir sanal etiket sahibinin bile sanal dunyadaki muhataplari gercek dunyasina tecavuz etmeye kalkiyorsa kim bilir daha goz onunde olanlar neler yasiyordur.

Aslinda tam da “kim bilir” degil, daha goz onunde olanlara dair gozlemledigim seyler de var “Allah sabir versin” dedirten, endiselerimi onayan seyler. Aklima gelen bir sey var, kimlerdi, mesele neydi hatirlamiyorum bile.  Bayagi cilgin bir polemik vardi sozlukte, birisi de tartismanin diger tarafindaki bir yazara bel alti vurma ihtiyaci duyuyor ve yanlis hatirlamiyorsam “failed academic” gibi bir laf ediyor.   Boyle bir seyin nereden ciktigini hic bilmiyorum, dayanagini bilmiyorum.  Ama dusunsenize, takildiginiz online bir ortamda birisi sizi discredit etmek icin is yasaminiza, isinize dil uzatiyor. Ad hominem icin domainleri asip ozel hayata tecavuz etmeler, ifsaatlar ve saireler, ne cig.  Iste ben boyle bir sey yasamak istemiyorum.  Boyle seyleri engellemenin iki yolu var: 1. boyle ciglikleri yapabilecek (sig) seviyelerde surunen insanlardan kendini uzaklastiracaksin, 2. onlarin boyle laflar edebilecek bilgiye ulasmasina engel olacaksin.  Kolay olmuyor her zaman bunlar.

Amma abartmissin ya diyorsunuzdur buyuk ihtimalle, dedim ya, ben de diyorum.  Belki abarttim, suc bende ama sever gibi degilim.  Bir miktar misanthrope oldugum yalan degil.  Ona gore yani 🙂  “Beni sevin, opmeyin” diyerek zibilyon yil once sokaga cikarildiginda onune gelenin opmesi yuzunden paralanmis yanaklara sahip bir bebecikken salya onlugumde yazan seyi bloguma tasiyarak cemberi tamamliyorum, kendim icindeyken kafam disinda kaldigi icin caresi yok kardesim her aksam boyle icip kederlenip mutsuz olacagimi dusunuyorsaniz cok yaniliyorsunuz.  Saat cok gec olunca zirvalamak tabiatim geregidir. Satilan mal geri alinmaz. Vasati 40 cop.

Ekleme: Sonradan soyle bir sey gordum, ilginc ve konuyla yakinen alakali.

Being Online: Identity, anonymity, and everything in between ->Bu bir serinin ilk yazisi, en altta diger yazilara linkler var (su anda sadece 2.si var, digerleri yazildikca linklenecek herhalde)

Son Yemek

Bu donem ders verdigim ogrencilerden bir kismi donem bittiginde benimle yemek yemek istediler, ben de neden olmasin dedim.  Tam bir love fest seklinde gecti birkac saat, bana bir de matina notlar yazdiklari ve bugun cektigimiz fotografi koymam uzerine soz aldiklari bir cerceve hediye ettiler.  Her ders icin degerlendirmeler yapiliyor okulda ama aldigim en guzel degerlendirme de bu oldu herhalde (Notlar coktan teslim edildigi icin bu gol yolunda kaleye dogru yapilmis artistik hareketler kategorisine girmiyor).  Ben de cok yasli degilim sonucta ama genc insanlarin seni bir nevi rol model olarak gorduklerini hissetmek ilginc bir his.  Bunu boburlenmek icin soylemiyorum, “aa, demek ki bende ornek alinacak bir sey varmis” saskinligiyla soyluyorum.

Neyse, konumuza gelelim.  Sevgi pitircikligimizdan sonra eve donuyordum, arabada radyoda “halk radyosu” (hehe) dinliyorum.  Su programa denk geldim.  Linki acip bakmadin di mi pis okuyucu! Neyse, senin icin ozet geceyim.  Elemanin teki seramik/porselen boyama kursuna gidiyor, cunku yemek tabaklarina idam mahkumlarinin son yemeklerini resmetmek uzerine kurulu bir projesi var.  Bu projeyi gerceklestiriyor da, bu haber de o projenin sergisi ile ilgili.  Kadin haberde bunun nereden aklina geldigini, idam cezasi hakkindaki fikirlerini ve fikirlerdeki degisimi falan anlatiyor.  Bu “son yemek” olayi da neden var ki diye sorguluyor.  Arastirmis, hangi mahkum hangi tarihte hangi yemekleri istemis ve yemis seklinde.  Ve idam cezalari devam ettikce bunu yapmaya devam edecegim diyor.

Burada cok fazla sorulmasi gereken soru var tabii.  Ne kadar cani olursa olsun, bir insanin canini alarak adalet saglayabilir miyiz?  Adalet saglamak ugruna oldurulecek birine “Son yemek” vermenin manasi nedir?  Ve tabii, manali da manasiz da olsa, bizim politik tarihimizde bir “cigara”yla idama yollanmis gencler geliyor akla, ki o idamlarda adaletin varligi bile tartisilir.  O genclerin olmeden once soyle guzel bir yemek (nedense kuru-pilav diyesim geliyor, canim mi istedi bilmem ki) yemis olduklarini bilsek acaba icimiz daha rahat eder miydi?  Bu derin mevzulari bir kenara koyup, belki daha yuzeysel ama daha da kisisel bir soruya yogunlasalim.  Bu haberi dinlerken aklima gelen soru: Birkac saat sonra oleceginizi, su fani dunyaya elveda diyeceginizi bilseniz, giderayak ne yemek isterdiniz?

Farkindayim, Do not resuscitate’di falan derken cok fazla “aci son”dan bahseder oldu blog, fazla kasvetli ve depresif oldu ama iste cagrisim ne yaparsin?  Vallahi ben dusundum, aklima bir sey gelivermedi birden.  Yani hani sorsaniz, karnimin da acikmis oldugu su saatlerde yemek isteyebilecegim bir seyler siralarim hemen (iskender?).  Ama “su anda karsinda tatli cadi var say, onune ne yemek koysun?” ile “1 saate nallari dikiyorsun, ne yemek istersin en son?” farkli sorular (su anda ergen ergen fallik gondermeli fikirler ortaya atan bir superzekaysan derhal terket blogumu, buyu de gel).

Son yedigin sey olacak, olurken agzinda o tad olacak, ne bileyim yememis ve merak etmis oldugun bir sey varsa onu tatmak icin son sansin olacak.  Mesela hayatinda hic dogumgunu partisi yapilmamis bir idamlik dogumgunu pastasi istemis.  Giderayak dunyanin hic bilmedigin mutfaklarindan hic bilmedigin seyleri tatmak istemek cok acikli olurdu.  Cheesecake Factory’deki butun cesitlerden birer lokma almak istemek falan.

Hem niye “son yemek”?  Neden bir insanin hayatinin son demlerinde yemek yemek isteyecegi varsayiliyor?  Acikcasi ben yemek yemekten cok fazla zevk alan bir insan degilim.  Guzel bir yemek oldu mu hosuma gider tabii de, harbi yemek yerken zevkten kendinden gecen insanlar var (dun Julie&Julia filmini izledim, anlasilan Julia Child oyle birisiymis).  Ben oyle birisi degilim, bazen yemek yemeyi unuttugum bile oluyor, yemeyi (yapmayi degil yemegi yemeyi) angarya olarak goruyorum cogunlukla.  Ha simdi, benim gibi bir insan icin hayatinin son 1-2 saatinde yapilacak sey yemek yemek degil yani.  Ne bileyim, kedimin gozlerine bakmayi isterdim mesela (kocambey su anda kiskanclik krizine girmis olabilir).

Neyse iste, attim ortaya soruyu, dusunun ne yapmak ya da ne yemek isterdiniz.  Ben fazla depresif buldum, ve boyle gereksiz gerilimlerden hoslanmam, son istegim 2 saat sonra gelecek olumun 2 saat once (o anda) gelmesi bile olabilir yani.  Ne o oyle aglak aglak “gidiyorum ben sen hoscakal” modlarinda gececek suluzirtlak iki saatle mi sona erecek omrum.  Gelemem sikintiya, kitaplarin once sonunu okuyan, LOST spoilerlarini duzenli takip eden bir insanim.  Direk ileri sararim o ani da, ne olacaksa olsun diyerek.  Fonda “koy koy koy koy koooyy” calabilir.

Bu bahsi kapatalim ama bakmadiysaniz o linkten kadinin yaptigi seylerin orneklerine de bakmayi ihmal etmeyin, slideshow var.  Baktiniz mi?  Ya simdi, konuyu degistirmek gibi olmasin da, abi bunlari sergiliyorlar?  Yani kabul konu ilginc, fikir guzel de… uygulamasi pek feci be?  Benim Color Me Mine‘daki birkac eglencelik seramik boyama deneyimimin sonucu bile daha guzel urunler oldu?  Eger superamator havasi vermek istiyorduysa eleman cok basarili, ayakta alkislarim; lakin oyle bir amac yoktuysa (ki bence yoktu) tabak ustu cizimler ve saireler berbat.  Su yazidan cok sikilmis olabileceginiz su noktada sizlere iki satir yukarida linki de verilmis Color Me Mine’i reklam edeyim.  Gidin boyayin abi, cok guzel date aktivitesi olur, arkadaslarla eglenceli bir toplanti olur, cocuklarla hem eglence hem beceri ve deneyim olur.  Ha diyorsaniz, “ya ama guzelim biz Turkiye’deyiz, yok burada oyle bir mine?” iste size muk-kem-mel bir is firsati.  Acin abi Istanbul subesini, bizinis oporcuniti, para kirarsaniz komisyon bile istemiyorum.  Yeter ki bik bik ederek degil, gulumseyen suratlarla ayrilin blogumdan.  Hadi cav bellalarrrr!

MacBook Pro/s&Cons

Eveeet canlar dadaslar, MacBook Pro ile ilk Mac deneyimimin nasil gittigi konusunda bir guncelleme yapayim dedim.  Su anda Mac ile yaziyorum, yani PC’den Mac’e gecisim sirasinda “hiyaaaahh!” diyerek Mac’i duvara firlatip “Yemisim ulan karini da leoparini da” diye bagirtacak bir kafa karisikligi ve caresizlik yasamadim.  Diger yandan 100% bir gecis yaptigim da soylenemez, zira en cok kullandigim programlar yine Windowsdayken kullandigim programlarin Mac versiyonu (G. Chrome, Word/Excel/Ppt vs.).  Neyse, kullandigim kadariyla one cikmis bazi pozitif ve negatif taraflarini listeleyeyim.  Subjektif bir degerlendirme haliyle.

Pro:

Multitouch: Bu touchpad’le ilk deneyimim cok komik oldu aslen.  Bilgisayari kutusuyla aldim, eve geldim, bir heyecan bir merak, cikardim, actim.  Iste setup filan fistik bir seyler var once, bilgisayar’a isim ver, sifre gir ve saire.  Sonra iste onay icin dugmeye basmak gerekiyor, geliyorum OK dugmesinin ustune, 2tap yapiyorum, tik yok.  Tab+enter falan yapmaya calisiyorum, yine olmuyor.  Ulen multitouch’ti hani, benim kiytirik PC’nin touchpadinin yaptigini bile yapmiyor.  Yau, butonu da yok, bu OK dugmesine nasil basacagim?  Boyle bir arggh! moduna girince pes edip Mac deneyimli kocambey’e basvurdum.  Bastirmak gerekiyormus.  Heeee, dedim.  Ondan sonra ayarlarini kendi keyfime gore taplemeye ayarladim, iyi oldu.  Lakin henuz iki parmaktan uc parmaga gecemedim.  Yani O falan cizince pad’de bir seyler yapiyor ama ne ogrendim ne kullaniyorum.  Bir ara kurcalayacagim hala.  Ama kullandigim iki parmakla ekranin orasina burasina gidebilme (yani scroll etme) acceyip hosuma gidiyor.  Hatta buna oyle alistim ki arada PC’mde bir sey yapmam gerektiginde onda da iki parmakla kaydirmaya kalkiyorum.  Onda ayarlarsan touchpad’in kenarlari bu is icin ayarlanip kullanilabiliyordu ama cok kullanissizdi, kullanmadim.  Multitouch feci aliskanlik yapiyor netice itibariyle.

Printer: Aslinda printer degil guzel olan sey, hehehe, “plug-n-play” denen sey.  Simdi soyle, evde ve ofiste printer var, bunlari USB’ye takinca hic sormadan, etmeden, driver vs. istemeden basmaya basladi.  Ofistekini PC’ye tanitana kadar kafalari yemistim, CDsi falan olmasina ragmen.  Asil “helal olsun yafrummm!” dedirten guzellikse bolumdeki networklu printeri kullanmaya kalktigimda oldu.  PC’mle onu kullanabilmem icin sekreterden cd’sini ve incik cincik komut yazili 1 sayfayi almam ve ugrasmam gerekmisti.  Yine gittim, dedim alayim su cd’yi ve kagidi yine.  Aldim, koydum drive’a, hoydee, taninmiyor bu cd dedi.  Off, zictik dedim.  Printer ayarlarina geldim ne yapabilirim ki acabag diyerek, aaaa, bir de ne goreyim? Networklenmis ne kadar printer varsa zaten orada!?!  Hemen oradan ekleyiverdim, dokumani yolladim, ve voilaaa!  Sanirim o an hastasi oldum bunun.  Scanner’la da cok kolay isimi halletmistim.

pdf:  PC’de dokumanlarimi pdf’e cevirebilmek icin (cok kullaniyorum bunu) Adobe almak gerekiyor ayrica.  Ama Mac’te kendiliginden gelen bir ozellik. pdf veya ps olarak “print” edebiliyorsun sunu bunu.

pil omru: Herkes pil omrune hasta bu aletlerin.  Ben cogunlukla bir priz civarinda kullandigim icin cok da onemsemiyordum acikcasi.  Ama gecenlerde ofise giderken adaptoru almayi unutmusum.  Obur bilgisayarla olsa gider ofisteki yedek bilgisayarlardan birinin adaptorunu o gun icin odunc alirdim (yapmadigim sey degil).  Bununla dert etmedim, gun icinde surekli kullanmadim dogruya dogru ama gittim geldim isimi yaptim, eve geldigimde hala yariya inmemisti.  Ucakta ne super olur bu.  O netbook’u bosuna mi aldim diye dusunmuyor degilim, ne bileyim ya of.

ses: PC’de (Dell idi kendisi) bir ses sorunum vardi, muzik/film vs.de, hatta skype’ta ses performansi cok sevimsizdi.  Simdi super.

klavye: aman da arkadan aydinlatmali bilmemne degil de, kedi tuyu temizlemem gerekmiyor dugme aralarindan.  Tabii yine bir uflemek gerekiyor arada ama post-it’lerin yapiskanli taraflari, allik fircalari falan gerekmiyor temiz olsun diye.  Tabii klavyedeki tuslara gelince is degisiyor, bakiniz asagisi.

Sekilci mode on:  Ya bu Macbook’u tipi icin almadim, Apple urunlerine sirf tipi guzel cilali vs. diye para verenlere gicigim zaten.  Lakin alet ince ve hafif.  Vaktiyle Sikegolarda konferans sonrasi mecburen bilgisayar sirtimda sehir gezerken belim kirilmisti.  Bununla acilarim yari yariya olacaktir.  Netbook kadar hafif degil ama bunu onceden almis olsaydim netbook’u sanirim almazdim.

Con:

Simdi soyle: Bunlar aradigim, ya niye boyle ya dedirten seyler.  Ha, su da mumkun.  Dangalakligim yuzunden aslinda bazilarini yapmayi becerememis olabilirim. Oyleyse dangalak yaz 3541’e yolla, ya da asagi yorum birak bedavaya gelir.  Sevaba girersin.

Pencere full screen: Ben Windows’da menu bar’a cift tiklayinca o pencerenin ekrani kaplayivermesi olayini ozluyorum.  Mac’te bunu yapmak icin yok o pencereyi tasi, yok kosesinden cekistir cekistir dur, ooof.  Forumlardan baktim bir yolu var midir diye, aklim kesmedi onerilenleri (usendim, ugrasamadim).  Ama forumlarda “aa, niye ihtiyac duyuyorsun ki, Mac’in guzelligi pencerelerin ekrani doldurmamasi” falan diyenler var.  Olm salak misin? Adam tiklayip max. yapmak istiyor, tercihi o, sen hala guzelligi bilmemnesi diyorsun.  Bilmiyorsan konusma, aaa.

Parlak ekran: Ya bu ekran cok yansitiyor ya.  Ekrandakine mi bakiyorum aynaya mi bakiyorum belli degil.  TVmi DVDmi bilgisayardan izliyor olmak benim kabizligim olabilir ama resmen izleyemiyorum be, kendimi izliyorum, narcissus’a tur attiracak duruma geldim.  Dell’in kotu hoperlorleri mi daha kotu yoksa bu ekran mi derseniz, bu ekran derim.  17 incliklerde mat ekran varmis ama benimki 13 inch, yok oyle bir secenek.

Dokuman kaydederken dosya secme:  Iste icten ice “ya vardir bir yolu, ben beceremiyorum galiba” diyerek kafalari yedigim bir sey.  Atiyorum Word’deyiz, yazdik ettik, kaydedecegiz.  Henn, nasil oluyordu diye actim word’u denemeye giristim ornek olarak, ve cozdum olayi.  Ilahi Mac.  Kabul et ki kaydedecek dosyayi secerken “yer”in yanindaki oklara basiyoruz yer secmek icin, orada da bir sey cikmiyor, atiyorum “Documents” secince onun altindakileri gostermiyor.  Meger dosya isminin yanindaki oka basmak lazimmis.  Bunu direk strikethrough yapayim bari ehehe.

Sag klikle yeni dokuman:  Simdi desktopta ya da herhangi bir dosyanin icinde sag klikleyip “yeni dosya/new folder” yaratabiliyorsun, bu guzel.  Ama ayni seyi yaparak yeni bilmemne dokumani da yaratabilmek istiyorum. Yeni word dokumani mesela.  Tabii bir yukaridaki sorunu halledince bu daha az sorun oluyor.  Yine de olsa ne guzel olurdu, alistim sana bir tanem yokluguna dayanamam.

Home/End ve delete tuslari: Ozluyorum bunlari, hasretinden prangalar eskittim.  Cok kisayol falan kullanan biri degildim ama su arkadaslara elim gidiyor.  Scroll scroll nereye kadar.  Kisayol kombinasyonlari ogrenmek icin cok tembelim, atiyorum elma+ sag ok end tusu gorevini goruyordur yazi yazarken falan ama iste henuz bunlari ogrenemedim. (Onu da asagidaki maddeyi yazarken kesfettim fn+oklarmis!).  Backspace ve delete farkli seyler, ben delete DE istiyorum.

Stata:  Parallels Desktop almistim, yukledim ama henuz Windows yuklemedim, cunku simdilik idare ediyoruz bakalim.  Lakin kullandigim istatistik programini (STATA yane) henuz bu bilgisayarda kullanamiyorum.  Bunun sebebi bir miktar STATA’nin kabizligi.  Bende bulunan versiyonunu yuklemeye calistim, yok efendim lisans windows icinmis, mac’te calismasini istiyorsam 50 dolar verecekmisim ve windows’da calismayacakmis o zaman.  Yoksa programda bir sorun yok, adamlar lisansi kisitliyor, aktive edemiyorsun.  Hadi len dedim.  Bir de ogrencilerden gordum, Mac’de STATA’nin kici basi ayri oynuyor.  Bunun detayina giremeyecegim, programi bilmiyosaniz anlamazsiniz, usendim uzun uzun anlatmaya.  Butun minik pencerelerin hepsini kotasinda toplayan eriten bir ortami olsaydi Windowsdaki gibi, tercih ederdim.

itunes: yine sevmiyorum, yine wmp’i ariyorum. Ben wmp’de tutuklu kaldim, kendi iphone’umdan caldim.  Monopol Apple, ezildim ama yenilmem sana!

Neyse, iste boyle, goruldugu uzere artisi eksilerini goturuyor.  Su blogun faidesi de benim birkac numeroyu gec de olsa kesfetmem oldu.  Of yoruldum, hadi siz de para biriktirin Macbook almak icin heheh.  Ama fazla da kasmayin.  Hele de “prestij objesi” olarak kullanma hevesindeyseniz yikilin karsimdan.

Delays, THY will be done

Oncelikle merak edenlere mutlu haberi vereyim, isitma sistemim bu aksam itibariyle tamir edildi ve calisiyor.  Yalniz harbi yangin tehlikesi varmis, hic farketmesek sonuc feci olacakmis.  Adam “bakalim neymis?” diyerek calistirdi, alevler yavas yavas uzerine dogru gelmeye baslayinca “kapatkapatkapattt” dedi.  Eleman da Lubnan asilliymis, isi bittikten sonra bir de Kurtlar Vadisi muhabbeti yaptik.  Evet, uzgunum ki Kurtlar Vadisi artik zehrini global akitiyor.  Dusunsenize minik Arap Polat Alemdarlar turermis (gerci onlar Murat diye cevirmisler Polat’i).  Neyse, dedim bir de filmi var, ahahaha, belki ne igrenc bir sey oldugunu gorur de sogur dedim, olur a?

Neyse, baslik konumuza gelelim.  Simdi efendim, THY malumunuz milli havayolumuz (bir milletin millet olabilmesi icin havayolu olmasi sart midir seklinde bir de soru atayim ortaya.  Buna da deginen teori okumuslugum var.)  Butun gun quant. methods gradingi yaptim, beynim bir yerde durmuyor, oradan oraya kayiyorum.  Milli duygularim sadece mantikli baglaminda kuvvetli oldugundan THY’ye karsi ozel bir ilgi, sevgi duymyorum.  Ucuz ve saatleri duzgun ucus hangi havayoluna aitse onunla ucarim.

THY’nin hakkini yemeyeyim, atiyorum bir Alitalia’ya basar.  Hani THY’yi Aeroflot’la bir tutana “el insaf!” derim.  Ama cekincemi de masaya koyayim: transatlantik uzun zamandir ucmadim, uluslararasi kisa mesafe uctum en son.  O ucusla ilgili sorun da THY degil Anadolu Atesi’ydi (yazacagim bunu hala).  THY icindeki kadrolasmalar, profesyonellik yerine cemaatcilik vs. sir degil.  Bunun sonucu olarak kalitede dusus oldugu da soylenegeliyor.  Ayip ve yazik bu kurumun bu hale gelmesi.

Hah, simdi blogcagizimda THY’den bahis actiran sey.  Bir genc var, Turk degil, isi dolayisiyle Ortadogu’ya gidip geliyor.  Son zamanlarda facebook statulerinde devamli bir THY sikayeti (ki ictim, sictim, uyudum, kalktim turu guncelleme yapan biri degil).  En son transit geciste birikme mi olmus ne olmussa, iphone’dan fotograf koymus altina da turkish airlines ile ucacagima kendimi keskin/sivri bir seyin ustune atarim gibi bir sey yazmis.  Artik bu noktada gicik oldum.  Kardesim, begenmiyorsan binme?  Bedava bilet mi veriyorlar, zorla kolundan tutup, koltuga oturtup, emniyet kemerini baglayip bir de kilitliyorlar mi?  Herhangi bir hatta monopoli olduklarini sanmiyorum, Tr. icinde bile monopoli degiller artik.  Baska havayolu sec?  Ben de dedim, simdiye kadar dersini almis olman gerekirdi dedim, heheh.  Yalan mi?

Gerci, simdi, yolculuk sirasindaki aksamalar insani perisan ediyor, insan cemkirecek yer ariyor, havayollari da ilk cemkirecek yer (ben de yaptim, yine de cekinmeden yaparim eheh).  Kizin yazdigina gicik olma sebebim yazdiklarinda bu yolcu feryadindan fazlasini (belki de hatali olarak) hissetmemdi.  Acaba -atiyorum- Alitalia ile ucsa ve boyle sorun olsa ona cemkiren status update de yazar miydi?  THY ile sorunsuz ucus hic yapmadi mi?  Korkarim ki, o Avrupalilara ozgu garip “Turklere dair hicbir sey iyi olamaz” onyargisi ile yaziyor o guncellemeleri.  Ya da bana oyle geliyor.  Profiline catal bicak firlatip butun facebook’u ayaga kaldirip 10. yil marsi soyleyip aradan 10 yil gecince de pisman olasim geliyor, oyle boyle.

THY’nin icine edenler, basina yildirim dusesiceler, lanetlerimi size yolluyorum.  Siz adam gibi is yapsaniz ben de feedimde boyle guncellemelere maruz kalip kafami boyle zirvalarla mesgul etmek zorunda kalmam.  Bir isinizi de duzgun yapin.

Bu arada kafami asil mesgul eden sey de yakinda kedicanimla yapacagim ilk ucus. Korkunun ecele faydasi yok ama ikimiz icin de unutulmaz (yani: cekilmez) bir yolculuk olacagi simdiden kesin 😦 😦 😦 😦 😦 😦  aglayan suratlardan duvar yaptim yikildi yar yikildi (uzun hava).