Magaralarda isiksizim

Bu haftasonu cok macerali ve cok yeni deneyimlerle dolu bir haftasonu oldu.  Simdi de uzun uzun bunlari anlatacagim.  Yildizlarin altinda kamp atesleri, talep edilmemis kayip bagaj dukkanlari, turistik magaralar ve camur soslu magaracilar ile ilgilenenler devam etsin okumaya!

Simdiiii, oncelikle soylemeliyim ki bizim bu haftasonu icin asil planlarimiz cok farkliydi.  Yakinlarda kucuk bir yerlesim yeri var, dogasi guzelmis sirinmis, oraya gidip dugunumuzde bize hediye ceki hediye edilen bir merkezde masaj yaptiracak, booyyyle sefa pezevenkliginin dibine vurdugumuz bir gun gecirecektik. Su pazartesi gunu gecen birkac gune baktiginda planlarla yasananlarin ne kadar tezat oldugunu gorup guluyorum kendimce.  Ne oldum dememeli ne olacagim demeli, kader kismet ve saire.  Ha, bence iyi oldu, yanlis anlasilmasin.  Sefa pezevenkligi her zaman yapilir ama boyle bir ekiple bu macerayi baska zaman yasayamazdim herhalde.

Gecen haftalarda bir kabin maceramiz olmustu Turk arkadaslarla.  O haftasonu hakkinda cok cok cok yedigimiz disinda pek bir sey yazmadim.  Ama oradaki ekipte bir “magaraci” vardi.  Dogrusu “magaraci” nedir bir fikir edinmistik sayesinde, maceralarini okuyarak ama oyle okuyarak, fotograf bakarak olmuyormus, buna daha gelecegiz.  Bu magaraci arkadas meger bize gunumuzu gostermeye niyetlenmis.  Haftanin ortasinda bir email geldi, “Benim biraderler geldi buraya, haftasonu kampa gidelim diyoruz” diyor.  Biz de “yaa ama iste masajdi, sefa pezevenkligiydi?” diye biraz tereddutte kaldik.  Yok, yalan soylemeyeyim, ben kaldim.  Kocambey kisisi kucuklukten izci, boyle doga denince, kamp denince enginlere sigmaz tasar. O tereddut etmedi.  Zaten daha once yaptigimiz iki kabinli “Dogayla Icice” programi kendisini kesmedi, cunku kafa lambasi yerine elektrikli ampuller, cadir yerine x oda x banyo kabinler, kamp atesi yerine merkezi isitma sistemi olunca o sayilmiyor.  Minimum medeniyet, maksimum sefalet olacak, bok kuregi olacak, izcilikte oyle alismis yavrucak 🙂

Biz gideriz diye karar verdik ama persembe aksamina kadar kesin bir sey yoktu.  Cuma gunu ofise gitmemiz gerekiyordu.  Ogleden sonra geldik, haldir huldur cantalari ve kamp malzemelerini topladik, kedikizin mama ve suyunu hazirladik ve 15 dakika icinde yola ciktik.  Bir onceki kabinli maceramizda 1 ay boyunca menuler ve yemekler planlamisken boyle 15 dakikada hazirlanip cikivermek buyuk tezat oldu.  Magaraci arkadasla son ayarlamalari yapan kocambeydi, ve bazi kritik bilgileri bana aktarmamayi secmisti nedense.  Bunun cezasini de sonradan hep beraber cekecektik.  Az sonraaa…

Cuma yola cikarken hava cok guzeldi, sicakti resmen.  Ben yine de “ulan ya gittigimiz yerlerde kar kis varsa yine?” diye kat kat kiyafet aldim. Daha onceden bahar kampi diye gittigimiz bir kampimiz kar kampina donmustu (bunu da baska bir yazida anlatirim).  Arabali kamp yapinca istedigini alabiliyorsun yanina, sirtina yukleyip tee nerelere tasimak zorunda degilsin ne de olsa, arabanin arkasina atiyorsun geliyor. Kullandin kullandin, kullanmadin geri getirirsin.  Gittigimiz yer Alabama eyaletinde bir devlet parki (state park) idi.  Gec cikinca ve yolda da yemek molasi verince karanliga kaldik.  Parka ilk varan biz olduk, hatta ilk vardigimizda bir anne iki yavru geyik gorduk pek tatlilardi.  Digerleri de bizden az sonra geldiler.  Bulduk kamp alanini, park ettik, hemen cadirlari kurduk.  O arada kamp atesi yakilmis, yiyecekler ortaliga dokulmustu.  Tirbusonsuz sarap ikilemini mantari icine ittirmek suretiyle astik, cay demledik, muhtelif kolay kamp yemekleri ile karinlarini doyurdu insanlar.  Bizim aksam yemegimiz danalara layik oldugu icun bir sey yiyecek halimiz yoktu.

Ekip toplam 7 kisiydi.  Bizim arkadas, yine yaman magaaraci kardesi ve onun sevgilisi magaralarin kizi, bunlar magaraci uclu.  Bi benim kocamizcisi var, magaraciligi yok ama doga/outdoors insani.  Ben varim sonra, kocambey hayatima girmeden once neredeyse hic doga maceram olmamisti.  Sonra birkac kamp deneyimim oldu lakin cesitli sebeplerden ciddi zorlu deneyimlerdi, direk damardan girdim olaya yani.  Geri kalan ciftimiz de kampa gitmisler ama nasildi bilmiyorum deneyimleri.  O gece atesbasinda takildik ve sonra da yattik.  Geceyarisini geciyordu.  Mukemmel bir gokyuzu vardi, yildizlar oyle net gorunuyordu ki.  Magaraci uclu bu yildizlarin altinda uyumayi sectiler, cadir kurmadilar bile!

Gece cok iyi uyuyamadim malesef.  Gec yatmamiza ragmen gelmedi uykum. Usudum de o yuzden biraz da.  Sonra sizmisim.  Sabah kalktik, zengin bir kahvalti yaptik yayila yayila.  Ben ne yapacagiz, nereye gidecegiz hic bilmiyordum.  Asalak gibi  ekibe yapismistim resmen.  Plan meger once turistik bir magarayi gezmek, sonra oglen yemegini muteakip asil magaraya gitmek, sonra birseyler yiyip o gece icin kamp kurmakti.  Aksam baska yerde kamp kurariz diyerek kampi topladik ve yola ciktik.

Ilk gidecegimiz “turistik” magara zaten bulundugumuz parkin icinde ve ona ismini veren magaraydi.  Hatta web sayfasi bile var (fotograf galerisi).  Cok etkileyici bir magara bu, ta girisinden belli.  Girisi soyle: yatay bir duvar dusunun, tavan gibi.  Ustunde bir tepe var, agaclar magaclar.  Ama alti bombos.  O koskoca tepenin, agaclarin agirligi altinda nasil oluyor da cokmuyor inanilmaz.  Zaten magarada ilerledikce, daha derinlere indikce “Ulan tepemizde bir dag var, basimiza cokuverirse?” diye dusunmeden edemiyor insan.  Magaranin turistikligi insanlar magarada rahatca ilerlesin, etrafi gorsun diye yapilandirilmisligindan geliyor.  Beton bir patika yapilmis, iki yaninda tutulabilecek trabzan gibi destek var, patikanin dibi isiklarla aydinlatilmis, magarada gorulecek yerler isiklandirilmis.  Linkini verdigim fotograf galerisine falan bakarsaniz anlarsiniz.  Tur duzenliyorlar, adamin teki anlatiyor su sudur bu budur diye.

Magara cok guzel, o kadar ilginc yapilar var ki.  Bu bolgede toprak kirecli ve kirecli topraklar akan suyla daha bir muhtesem sekilleniyor.  Pamukkale’yi dusunun mesela oyle.  Magaranin ici sarkitlar, dikitler, bunlarin birlesmesinden olusan kolon/sutunlarla doluydu.  Cok ilginc sekiller almislar bu yapilar zaman icinde.  Ha bir de magarayla ilgili ilginc seylerden biri bir nukleer patlama falan olursa burasi siginak olarak kullanilmaya elverisliymis.  Bir de ic savas sirasinda bu magarada yarasa boklarindan barut elde edilmeye calisilmis, tarihi bir yer ayni zamanda.  Goliath denen coooook uzun zamanda gidim gidim birikerek olusmus bir sutun var, devasa bir agacin govdesi gibi.  Bir de magaranin isminde “katedral” lafinin gecmesine sebep olan bolge var, sarkitlar dikitler orman gibi uzayip gitmisler.  Bana kocaman bir katedraldeki kocaman organin borularini hatirlattilar.  Magaranin gidilebilecek en uc noktasina varinca rehber dedi ki, aslinda daha ileriye gidilebiliyormus, orada “kristal oda” ismi verilen bir yer de varmis, cok etkileyiciymis.  Ama oraya patika matika olmadigi icin insanlar gidemiyor, ozel turlar falan oluyormus bazen.

Bu tas yapilar yasayan seyler, yani gun be gun buyuyorlar (coook yavas bir sekilde).  Dokundugun, carptigin, kirdigin zaman bu gidisati engelliyor ya da degistiriyorsun, o yuzden adamlar o iceri kisma insanlarin, ozellikle de merakli biciriklarin girmesini istememekte haklilar.  Turdaki cocuklar cocuklar gibi sendiler, bir gurultu bir samata bir kosurmaca…  Karanlikta birini ezecegim ve babasindan dayak yiyecegim diye korktum.

Magara ile ilgili tedirginligim birkac turluydu: 1. ya cok soguk olursa ve usursem? 2. ya yarasa surusu bizden korkup havalanip uzerime dogru ucar, gecerken yuzumu gozumu parcalarsa (Hitchcock ve Birds filmine gondermeli endise)? 3. ya boyle vicik vicik bocekler surungenler varsa ve onlarla temas etme zorunlulugu dogarsa (Indiana Jones Temple of Doom’a gondermeli endise)?  Giris bayagi bir serindi ama bir yerden sonra birden daha sicak (sicak dediysem cok sicak degil) bir hal aldi, genelde de super nemliydi magara.  Usumedim, yanima aldigim montu giymek zorunda kalmadim, iyi oldu.  Yarasa vardi, ama suru halinde degil.  Kis uykusundalarmis, butun kis ancak 5-6 kere kalkip dolaniyorlarmis.  Rehber isigini uzerlerine tutup gosterdi birkac tane.  O miskin halleri korkunc degildi pek.  Uyuyan yarasa olsun bizim olsun.  Bocuk de vardi, rehber gosterdi isik tutup, karanlikta gormeden gecivermeyi tercih ederdim.  Orumcek turu yaratiklar, cok uzun antenleri varmis.  Cok fazla degillerdi ama iste orumcek kucuk olsa da mide bulandiriyor.  Allahtan magara cok ilginc oldugu icin kafama takilip kalmadi bu yaratiklar. Iyyy.

Magaradaki gezi/tur bir saatten fazla suruyor.  Ciktigimizda kisa bir hediye dukkani duragindan sonra yemek yiyecek yer dusunmeye basladik.  Scottsboro isimli bir sehir vardi yakinda ama yani sehir demeye bin sahit ister.  Cok “yazikkkkk!” bir yer. Oyle ki mekanin tek heyecanli yeri talep edilmeyen bagajlarin icindeki esyalarin ucuza satildigi dukkan (soyle de linki varmis Unclaimed Baggage Center‘in).  Bir restoran aradik, hic dogru durust bir sey yok.  Sehrin merkezi ayri bir enteresan.  Gunduz gecerken dedim ki “Yahu bu sehrin “vahsi bati” gunlerindeki halini cok iyi hayal edebiliyorum, cunku cok degismemis.  Su uzerinde gittigimiz cadde, o zaman da ana caddeymis, su dukkanlar da eskiden saloon, general store, terzi, cenaze levazimatcisi falanmis.”  Sonunda bir restoran bulduk, meksika restoraniydi.  Yemekler fena degildi Allah icin, yalniz bu yemeklerin acisi (ya da gazi diyerek igrenc bir durustluge buruneyim) hepimizden gani gani cikacak, magaranin ambiyansini bozacakti.

Yemekten sonra bu bagaj dukkanina da ugradik, bit pazarindan halliceydi.  Ben gecenin uykusuzlugu yemek sonrasi coktugu icin leyla gibiydim, bakamadim pek.  Ama her sey vardi ya!  Insanlarin nasil bagajlari kaybolmus, neler neler kaybetmisler.  Esyalardan cok esyalarin hikayeleri cekti ilgimi.  Orada asili gelinliklere, nedime elbiselerine, bebek arabalarina, kitaplara, kulakliklara, ipek haliya, dopiyeslere, otomatik tufege (?? evet vardi bir otomatik!), ayakkabilara bakip “acaba bunlarin kaybolmasinin ardindan sahipleri neler yasadi?” diye hikaye yazdim kafamdan.  Gelinliklerden biri (tombul bir ablaya aitti belli ki) cok sadeydi ve tertemizdi, dugun oncesinde kaybolduysa yarattigi krizi dusunebiliyor musunuz?  Tombul abla aylar oncesinden aldigi, bir beden kucuk aldigi icin aylardir rejimde oldugu gelinligini dugun oncesi kaybediyor.  Son anda gelinlik nereden buldu, o dugun nasil oldu bilemem ama eminim o tombul abla cok uzulmus, aglamistir elinde telefon orayi burayi arayip cikan yetkililere bagajini bulmalari icin yalvarirken.  Bir de iki parca, boncuk islemeli gelinlik vardi, kullanilmisti o.  Sahibi balayina giderken o gelinlik uzerinde butun bir dugun gununun, fotograf cekimlerinin, yemin toreninin ve hopbidi hopbidi oynanan bir partinin kirini tasidigi halde havaalani kargo bolumlerinden birinde kaybolup gitmisti.  Kimse de  aramadi herhalde gorevini yapmis bu gelinligi.  Ama en cok ucaktan indiklerinde iki bebeklik (ikizler miydi ki?) bebek arabasi bir turlu cikmayan ve kayip ilan edilen aile zorluk cekmis olmali.  Bu pahali urunu kaybetmis olmalarina mi uzulsunler, iki cocugu ve diger bagajlari nasil tasiyacaklarini mi dusunsunler, tatillerinin ilk gununu yeni bir bebek arabasi arayisinda gecireceklerine mi dertlensinler.  Boyle boyle dolastim, bir sey almadan ciktim.

Magaraya giderken cok da uzun olmayan bir yol vardi ama ben nasil sizmisim nasil sizmisim.  Direkt kendimden gecmisim arabada.  Iyi oldu ama, cunku meger bizi gayet zorlu bir macera bekliyormus.  Araba durunca kendime geldigimde baktim boyle issiz bir yerdeyiz.  Bir ev var, evin onunde iki kopek (pek tatliydilar, bir guzel sevistik), evin karsisinda arabayi parkettigimiz yerin yaninda da bir portatif tuvalet ve bir kabinimsi bina vardi.  Ben hala kendime gelmeye calisirken magaraci ekip malzemeleri cikarip ortaya yigmaya basladilar.  Bir kask muhabbeti donuyordu zaten, ben de “ha, iyi tabi kask takmak, oraya buraya carpmasin kafalar” demistim, anglofon kesileyim: little did I know!  Kask, kasklarin uzerine gecen bol pilli kafa lambalari, dizlikler, ortaya ilginc malzemeler cikmaya devam etti.  “Ne oluyoruz yav?” diye iskillenmeye basladim kendimce.  Diger magaraya girerken oldugu gibi sirt cantami alacak, icine montumu falan koyacaktim.  Magaraci arkadas nazikce “almasaniz iyi olur, lazim olan seyleri verin bu cantayaa koyalim, tek canta gideriz” dedi.  Bu canta dedigi de boyle kalin platik bir canta.  Ben bu hazirliklar devam ederken giderek “Nassi yaaa?” diyerek iskillenmekten tirsmaya dogru gecerken baktik magaradan iki yagiz delikanli cikiyor.

Bu genclerin goruntusu magara olayi ile asina olmayanlarda sanirim bir sok etkisi yaratti, en azindan bende oyle oldu.  Cunku elemanlar bastan asagi camur icindeydiler, birisinin botunun tekinin de alti cikmisti.  Yani perisanlik boyle camur olmus uzerlerinden akiyordu.  Onlari gorunce ben kendime “Tam olarak neyin icine giriyoruz yav?” diye sordum ama sorumu kendime sakladim, bindik bir alamete gidiyoz kiyamete moduna girdim.  O arada giyinmeye, hazirlanmaya devam ediyoruz.  Magaraci kizimizin hazirlanmis hali ile kendi halimi karsilastirinca ortada bir yanlislik oldugu cok asikardi.  Meger arkadas emailinde demis ki “kirlenip yirtilirsa uzulmeyeceginiz bir seyler bir pantolon getirin”.  Benim ayrintilari muhtesem bir sekilde gozardi eden kocamkisisi de bunu bana soylemeye deger bulmamisti.  Kampa giderken giydigim, gayet yeni ve guzel bir pantolonum vardi uzerimde, polarimin da daha gideri var yani.  Bileydim gecen gun kemerinin alti yirtilmis kotumu, caputa ramak kala hayatlarini devam ettiren t-shirt/sweatshirtlerimi falan getirirdim.  Daha da onemlisi, uzerimdekiler kirlenince giymek uzere daha fazla yedek getirirdim.  Allahtan yedek ustlerim vardi ama yedek pantolonum yoktu.  Magara cikisindan itibaren pempe pempe pijama altiyla gecirdigim bir gun boyunca bundan sonra detaylari kocambeye teslim etmeme kararimi kafamda iyice pekistirdim.  Iyi ki pijama alti almisim yani, normalde arabasiz/backpacking turu kamp yaparken giydigin pantolonla yatiyorsun sirtinda agirlik tasimamak icin.  Ben “amaaan, arabali lukus kamp bu” diyerek pijama almistim.

Neyse, magara girisi hazirliklarina geri doneyim.  Magaraci kizimiz diyordum.  Onun icinde bir tayt takimi vardi, ustunde de bir tulum vardi.  O tulum sayesinde magaradaki hareketleri cok rahatti, magara sevgisi, deneyimi ve sen karakterinin de etkisiyle magarada bir cocuk gibi eglendi costu.  Biraz kiskandim dogrusu, ah bir tulumum olaydi dedim ona bakip bakip.  Diger magaraci arkadasin da bu isler icin ayirdigi pantolon, corap ve ayakkabilari vardi.  Yikandiklari halde camurlari cikmayan seyler.  Uzerimdeki kiyafetlerin ertesi gun bunlar gibi gorunecegini kabul ederek “haydi yallah!” dedim.  Ya herrooo ya merroooo!

Magaranin agzina geldigimizde hava kararmaya baslamisti, cok hos bir aksam gunesi vardi.  Magaranin agzindan disari buz gibi bir esinti vardi.  “Gellinnnn, geliinnnn, gelecekseniz goreceginiz de varrrrr!” diyordu.  Ne beklemem gerektiginden hicbir sekilde emin olmadan attim grupla birlikte ilk adimimi iceri.  Olan beklentim gordugum camurlarla paramparca olmustu, yerine bir sey koyamamistim.

Hemen giriste dizliklerimizi ve eldivenlerimizi kullanmak durumunda kaldik, cunku emekleyerek gecmek zorunda kaldigimiz bir koridor vardi.  Daha sonra cikana kadar gecen saatler icinde emekledik, kicimizin ustunde kaydik, ruku pozisyonunda yuruduk (ki bunlardan birisi sirasinda akima Suna Pekuysal geldi), keci gibi tirmandik, keci gibi inisler yaptik.  Magaranin icini nasil tarif edecegimi bilmiyorum.  Sabahki magara kadar “wow!” etkileyici degildi, dogal tas/kaya olusumlari asiri ilginc degildi.  Lakin magaranin bakirligi onu cok gizemli kiliyordu.  Tabii ki bu magaraya ilk girenler biz degildik, magaraci arkadasimiz daha onceden gelmisti biliyordu magarayi.  Ama bu magaraya cocuk arabalarini ite ite gelenler, bicir bicir cocuklar, pinpon dede ve nineler yoktu.  Sadece magara isiyle ilgilenenler ve onlarin kafaladigi arkdaslari geliyor olmali.  Magarada insana dair tek sey yer yer duvarlara boyanmis cikisi gosteren oklar ve magaranin bir yerinde ic savas zamanindan kalmis bir tarihi bolge.  Onun disinda patika yok, trabzan yok, merdiven yok, isik yok.  Biz, kafa lambalarimizin isigi ve yer yer duydugumuz magaranin icinde akan suyun yer yer siril siril, yer yer de coskun sesi variz sadece.

Magarada ilerlemek dogada, engebeli bir arazide yapilan bir yuruyus (hike) gibi biraz.  Ama doga yuruyuslerinde kat kat krem surmenizi gerektiren gunes yok, hava serin hatta hareket etmedikce usuten bir soguklukta, oldukca nemli, hatta islak, gokyuzu yerine “la la la das la kaya la” goruyorsunuz kafaniz kaldirinca ve agaclar, cicekler yerine sarkitlar dikitler var.  Daglarin tepelerin ustunde degil icinde yuruyorsunuz.  Yeryuzunu hep gordugumuz icin, doga cok cok guzel olsa da, super manzaralar sunsa da cok surprizli degil.  Magaranin ici ise bildigin cilgin atiyor!  Ne bileyim dagin icinde dag tirmaniyorsun, yerin altinda nehirler akiyor, selaleler olusuyor, dehlizler bilinmedik yerlere gidiyor ve nereye gittigini bilmek icin icine girip yurumen gerekiyor, haritan olsa da nerede oldugunu bilemediginde manasiz kaliyorlar.  “Goz alabildigince” diye bir sey yok, cunku asil onemli olan gozunun gorebildigi degil magaranin karanliginda kafa lambanin aydinlatabildigi.

Gerek sen sakrak, gerek sasirarak, gerek korkarak yuruduk, egildik bukulduk, emekledik, surunduk, duseyazdik (ve dustuk), kayalarin ustunde sektik, taslara sarildik, soguk sulardan gectik, su gecirmez botu olmayan benim gibi dandiklerin botlari, coraplari, ayaklari islandi (tesadufen yunlu bir corap giymistim, islansa da ayagin sicakligi ile isinip sicak tutuyor, usutmuyor, bu da aklinizda bulunsun).  Bir noktada “Ya” dedik “Arkadas, daha ne kadar gidecegiz, gireli neredeyse 2 saat oldu, bu magaranin sonu yok, bir de geri donusu var bunun.”  Arkadas daha onceki gelisinde gordugu bir seyi bize gostermek istiyordu.  “Biraz daha ilerleyelim, bulduk bulduk, bulamadik doneriz” dedi.  Biz de onu takip ettik.

Gercekten de gostermek istedigi seye az sure sonra ulastik.  Cok da yuksek tavani olmayan bir odada tavanin ortasinda bir delik vardi ve delikten sakir sakir sular akiyordu!  Blogu takip edenler bilirler, sogugu, kari sevmem, usumeye gelemem.  Bunlarla alakali olarak sevmedigim bir baska sey de islanmaktir.  Yagmurda sarki soylemek, havuzlara denizlere dalip dalip cikmak, derelerde sekmek bana gore seyler degil.  Bu sakir sakir tepeden akan suyu gorunce, suyun buzzzzzlar gibi soguk oldugunu da bildigimden, “brrr” dedim, hic heyecan yapamadim.  Sadece suyun sicramadigi bir mesafeden durup “Hey yumurtaya can veren Allahim” moduna girdim.  Kapkaranlik bir magara var, tavandaki delikten yagmur gibi su akiyor, boyle enteresan bir selale olmus.  Goruntu super ama ben islanmak istiyor muyum hayir.  Daha yaklastim, bu tavanin obur tarafinda ne var, bu su nereden geliyor diye baktim, pek bir sey goremedim.  Ben boyle yari merak yari urkeklik icinde bakadururken magaraci kizimiz selalecigi gordugunden beri attigi cigliklara hoplamalara ziplamalara hala ara vermemisti.  Kiza “cildirmis olmali” diyerek bakiyordum, cunku suyu gorur gormez kostu ve altina girdi, o da yetmedi tavandaki delikten kafasini tavanin ust tarafina uzatti (tavan boyumuzdan yuksekti 2 m falan vardi herhalde, alttan destek almadan, ya da yukaridan cekilmeden cikmak mumkun degildi pek).  Belli ki magaraci uclu bu isi o odada bitirmeye, “ay ne guzel akiyor, tu tu tu masallah” deyip geri donmeye hic niyetli degillerdi.  Kesin yukari cikacaklardi.  Bizim arkadas oraya kadar gelmisken yukariyi da gormemizi tavsiye etti, ama tabii soguk suyun altina girmek, islanmak, hasta olmaya davetiye cikarmak herkesin kendi bilecegi is.

Tekrar edeyim, islanmayi sevmem.  Ama dusundum: sunca yillik hayatimda kac kere kendimi su durumda, boyle bir ortamda buldum ki?  Bunca yil bu “ilk”se, geri kalan omrumde kac kere elime boyle bir firsat gecer ki?  Birkac saat rahatsizlik, usume, belki yeni atlattigim hastaligimin nuksetmesi ile bir iki hafta daha sumuk dolu bir kafa bir yanda, yukarda gorulmeye deger oldugu soylenen bir manzara.  Iste burada islanmayi sevmememin ve hep usumemin faydasini gordum.  Hep usudugum icin hep kat kat giyinirim, yazin 40 derece sicaklarinda bile yanimda bir ceket bulundururum.  Islanmayi sevmedigim icin de, magarada sip sip su olur bir sey olur giyerim diye yagmurlugumu almis, belime baglamistim.  Ustumdeki polari, ve diger iki kati cikardim, askili bluzumun ustune direk yagmurlugu giydim, sapkasini kaskin uzerine gecirdim ve butun her tarafini sikica kapattim.  Ayaklarim zaten islanmisti derelerden gecerken suya girmesinler diye kassam da.  Pantolonum islanacakti ama bacaklarim cok usumuyor, pantolon da vicik vicik islanmayan, islansa da cabuk kuruyan bir kumastan (eee, REI’da bosuna para vermedik o pantolona).  Bir yandan hazirlaniyordum, bir yandan da yapacak oldugum seyi yapacak olduguma inanamiyordum.  Sanirim lisede kacak kacak ilk sigaralarini icen gencler de boyle hissetmislerdir.  Cilgin ve aykiri bir seyi, sirf yapmis olmak icin yapmanin heyecani cok.

Geldim deligin dibine, selalenin yerden sicrayan sulari uzerime gelmeye baslamisti bile.  Alttan iki eleman iki bacagimdan tutup kaldirdi, yukardan da bir digeri cekti.  Bu delikten yukaridaki odaya, ust kata gecme isinin nasil oldugunu hatirlamiyorum bile.  Basimdan asagi sular akarken ben yukseliyorum ve kendimi bambaska bir yerde buluyorum.  Vaftiz de boyle bir sey olsa gerek!  Ciktigim yer minik bir dehliz gibi, devam ediyorum diger tarafa.  Benden once cikanlarin kafa lambalarinin isigina dogru gidiyorum ve asagidaki selalecigin annesiyle karsilasiyorum.  Islanmisim, sirilsiklam olmusum, usumusum, hicbir sey hissedemedim o anda.  Kafa lambami yukari dikip aydinlattigi yere kadar bakip bu su nereden geliyor anlamaya calistim.  Bir peribacasi dusunun, huni gibi. Onun icinin oyuk oldugunu ve bu huniye alttan baktiginizi dusunun.  En tepesinde bir delik oldugunu ve oradan sakir sakir su aktigini dusunun.  Butun ekip cikip orada toplaninca diktik hepimiz lambalari o delige dogru, hepimizin isigiyla bile tam gorunmuyordu delik, o kadar yuksekteydi.  Orada fotograf cekemedik ama cekenler olmus, iste bizim magaranin tanitimi ve bahsettigim bu anne selalenin fotografi bu linke basarsaniz gorursunuz.

Bu manzaraya doya doya baktiktan sonra artik geri donuse baslayabilirdik.  O delikten asagi inmek cikmasindan daha zor oldu.  Cikarken neredeyse hic islanmadim (yagmurluga verdigim para da hakkini verdi), lakin inerken yukardan asilinca yagmurluk da yukari dogru cikti ve pantolonun kic kismi islandi.  Asagi odaya inince hemen askili atleti cikarip diger katlarimi giyindim.  Baktim donum hala kuruydu (bu iyi bir sey!)  Belden/kictan asagisi bayagi islak olsa da belden yukarisi kupkuruydu.  Belden yukari usurum hep o yuzden iyi kurtarmistim.  Herkes asagi inip ustunu degistirebildigi kadariyla degistirdikten sonra yola koyulduk.

Donus daha zorlu gecti. Benim icin zorlugun sebepleri artik yorulmus olmam ve kafa lambamin isigindan ya piller zayifladigi icin ya da bir sekilde acisini ayarlayamadigim icin iyi randiman alamamam, onumu gormekte sorun yasamamdi.  Girise gore cok daha fazla randiman aldim kasktan (kafami daha cok kez carptim yani).  Bazi inisler yerin kayganligi ve tutunacak/basacak yer olmamasi sebebiyle kasti.  Sanirim iyi idare ettim genelde ama bir noktada inis sirasinda magaraci arkadas yumrugunu ayagima dayayarak destek oldu, basacak yer olmadigi icin onun yumruguna basmis oldum obur ayagimi saglam bir yere basiverene kadar iki saniye.  Bunun disinda gelisteki gibiydi, yuruyerek, emekleyerek, egilip bukulerek, surunerek 4-5 saat once girdigimiz o magara girisinden sersemlemis bir sekilde ciktim.  Magara havasindan normal atmosfere cikistan mi, o sure boyunca durmadan hareket etmenin yorgunlugundan mi, yasanan seylerin, gorulen yerlerin surprizli guzelliginden mi, ya da hepsi birden mi sebep oldu bu sersemlige bilmiyorum.  Cikinca arabalara gittik, kasklari, dizlikleri, eldivenleri cikardik, oradaki kabinde camurlu ve islak giysilerimizi kuru neyimiz varsa onlarla degistirdik.  Kocambeye bu pantolon detayin atladigi ve beni pempepempe pijamalarla insan icine cikmaya mecbur ettigi icin yine soylendim ama egilip bukulmekten agrimis sirtimi kuturdetmek icin kendisine ihtiyacim oldugundan uzatmadim.  Sonra toplandik, arabalara bindik ve Scottsboro’dan yiyecek bir seyler alip da bir onceki kamp kurdugumuz yere geri donmeye karar verdik.  Saat 10 civariydi, belki 10u geciyordu ve o saatten sonra yeni bir kamp yeri aramaya hic niyetimiz yoktu.  Kurkcu dukkanlari ile tilkilerin arasindaki iliskide alinacak ne ders varsa almistik.

Arabada yiyecek bir seyler avina cikmis avcilar gibi dolanirken ben hem onceki gecenin uykusuzlugu, hem de bu maceranin yorgunlugu yuzunden sizdim bol bol.  Uyuyup uyanip durdum, resmen kendimden gecmisim.  Ama depderin uykular olmadigi icin ruyalar goruyor ve bunlari uyandikca hatirliyordum.  Her seferinde magaradaydim, her seferinde bir tirmanista veya iniste buluyordum kendimi.  Hani ruyada yuksek bir yerden duser de gercekte de yattiginiz yerde ziplama gibi bir sey yaparsiniz ya, ben de magarada tirmanista ya da iniste ayagim kayip dusuyordum ve kendimi arabanin koltugunda irkilmis ziplamis buluyordum.  Sular ve selaleler de eksik olmuyordu.  Cok enteresan bir trans haliydi o uykularim, biraz ameliyat sonrasi narkozdan uyanma cabasi gibiydi hatta.

Gece gec oldugu icin yiyecek avimiz sorunsuz olmadi, bayagi dolandik.  Ama sonunda erzaklari yuklenip kamp yerine donduk.  Ben kocambeyle bizim cadiri kurar kurmaz iceri girip yatmayi planliyordum ama cadiri kurana kadar uykum acildi.  Biraz tazecik yakilan atesin basinda oturdum, ekiple beraber bir seyler atistirdik, birileri misir krizine girdi (haha!).  O atesbasi muhabbetinden cok bir sey hatirlamiyorum dogrusu, ayakta uyuyormusum hala demek ki.  Sonra dayanamadim, cadira girdim, sarindim ortundum yattim.  Sizip kalmisim.  Buradan ikinci gecemi isitan Grabber’a da tesekkur ederim (Wonderful product, keep up the good work!).

O gece suppper uyudum.  Ertesi sabah dizlerimin ustunde, sag omuz ve tricepimde hafif agrilar vardi uyandigimda, ham bir insan olarak bu kadarla atlatmis olmam mucize!  Bir de parmaklarimin hemen dibinde, avuc ici okuyanlarin bilmemne tepeleri dedigi yerler agriyordu.  Eldivenlere de olsa ellerle kayalara yerlere yapistigimiz icin sasirtici degil bu aci.  Uyandigimda yagmur yagiyordu, tam anlamiyla cadirimin ustune sip dedi damladi, allah canimi almadi almadi sarkisini yasiyordum.  Disaridan da hava kapali olmasina ve yildizlar gorunmemesine ragmen acik havada yatmayi secmis uc magaraci gencin cadira kacislarinin sesleri geliyordu.  Yagmur riski oldugu icin cadirlarini kurmuslardi neyse ki, toplanip giriverdiler herhalde.  Iki magaraci kardes birbirine “Biraderim … ….” “… …. biraderim” diye bir seyler soyluyorlar, cok sevimliydi kosturmacalarini dinlemek.  Ne kadar guzel dedim, iki kardesin bu kadar iyi anlasmasi, bu kadar uyusmasi.  Benim “birader” ile aramiz hic bu kadar iyi olmadi, olmayacak da.

Yagmur dindi, magaraci olmayan cift cadirini toplamis gitmeye hazirlanmisti.  Yola koyuldular.  Biz de bir cay yaptik, yeni dinmis yagmurun kokusunu soluya soluya ictik.  Diger ekibin iki kisisi uyanmamakta direndi.  Sonra onlar da kalkti, toplandik, turistik magaranin piknik alaninda (ustu kapaliydi!) yer yer yagan yagmur esliginde kahvalti ettik ve eve donus yoluna koyulduk.  Gece gec yatmis olsam da bayagi iyi uyumustum ama 3 saatlik yolda yine devamli uyumaktan alamadim kendimi.  Kocambeyi muhabbetsiz bir yolculuga mecbur biraktigim icin uzgunum ama vallahi elimde degildi.  Gozlerim kendiliginden kapanip gidiyordu, ve ben yine kendimi magarali karanlik ve duseyazmali ruyalarda buluyordum.

“Iyi ki yapmisim!”  dedigim bir deneyim oldu bu.  Keske universite yillarimda tanissaymisim magaracilikla.  Cok sportif degilim, kollarim da bayagi gucsuzdur ama bence magara ortaminda gayet iyi idare ettim (hani bana alkis?).  Hatta tiriskadan gurur duyabilirim ki disari ciktigimizda cok az camura bulanmistim, polarim baskalarinin eldivenlerinden bulasmis camurlar da olmasa tertemizdi.  Ben de isterdim bir tulumum olaydi yerlerde debeleneydim ama orami burami kirmadan, ekibi de yavaslatmadan gittigim halde minimal camurlanmam bir basari sayilmali.

Turistik magaradayken bizim magaraci arkadasa sormustum, “abi ne anliyonuz bu isten?” seklinde.  Cok tutkulu hepsi de bu konuda cunku.  O bana kendince bir cevaplar verdi, kesif ve bilinmeyeni ilk bilmek eksenindeydi cevabi.  Anladigimi sandim ama o magaraya girip ciktiktan sonra anladim ki o noktada anlamamisim olayi.  Hala da kim bilir simdiye kadar ne magaralar girmis, o magaralarda neler gormus, neler yasamis bu kisilerin heyecanini ve tutkusunu tam anlayamiyorumdur herhalde.  Ama hic magaraya girmemislerden de biraz daha yakinim anlamaya.  Eger “aa, bizim orada bir magara var, dur ben de gidip bi bakem” diye heveslendiysen ey okur, sakkin haaaa!  Bu isi bilmiyorsan oyle elini kolunu sallayarak kalkisabilecegin bir is olmadigini bil en azindan.  Gerekli hazirlik ve malzemelerin yoksa, bu isi bilen bir ekibin parcasi degilsen hic bu ise kalkisma.  Yoksa “Into the Wild” filmindeki gerzek gibi kendi sonunu hazirlarsin.  Evet, filmi izleyen genclerin cogu herife hayranlik duyuyor, idol haline getiriyor ama bunun bok yoluna gitmis, aptalliginin kurbani olmus o herife pek bir faydasi yok degil mi?  Doga ile saka olmaz, yerin ustunde de altinda da bu boyle.  Doga senin dostun olmak zorunda degil, hazirliksiz kendini onun koynuna birakinca sillesini yiyiverme olasiligin da yuksek.  Ama bilincli bir sekilde gidip, saygili bir sekilde kapisini calinca da koynuna alip binbir guzelligini gostermekten cekinmeyecek comertlikte.  Bu vesileyle magaracilik konusundaki bilinc acigimizi kapatip hazirliklar ve magara icindeki yuruyusler sirasinda olayi kotaran magaraci ekibimize, ve ozellikle bu ise (ne ise giristigimizi bilmeden de olsa) girismemize onayak olan arkadasa tesekkur edeyim.

Medeniyete donduk, bakalim doga anayla bir sonraki bulusmamiz nerede, ne zaman, nasil olacak?

looking forward to it

Hamile Takibi (ininin ininin inininiiiinnnn)

Bu yaziyi (en azindan simdilik) tek elle, ve hatta sol elle yaziyorum.  Bilgisayarin kucagimdaki yerini kedikiz isgal ettigi icin yanima koydumdu.  Her halde su anda hamile birinin durumuna en fazla yakinsayabilecegim haldeyim.  Hastasi oldugum bir yaratik karnimda olmasa da kucagimda uyuyor, kiprastikca hissediyorum.  Bayagi rahatsiz olsam da (kicim acidi oturdugum yerde, arti iste tek elle yazma sorunu) o kadar tatli ki gik cikarmiyorum kalkip gidivermesin  diye.  Ustune bir de bugun -kediden tamamen bagimsiz olarak- hasil olan asermemi ve aserdigim seye ulasmami engelleyen kocambeye gereksiz cemkirmelerimi (sori!) eklersek iste tam olur.

Tabii hamilelik nasildir, nedir, ne degildir deneyimden degil etraftan gozleyerek bilebiliyorum su anda.  Burada bahsedecegim sey de o zaten.  Daha onceden de bahsetmisimdir, birisi komsum sayilabilecek digeri de eski okulumdan pek samimi oldugumuz iki cift asagi yukari ayni siralarda bebek beklediklerini ogrendiler.  Ikisini de neredeyse kendilerinin ogrendikleri zamandan beri takip ediyorum.  Hatta komsum olan anne adayinda baslarda bir takim riskli durumlar oldu, beraber acil servislere gittik.  Su anda iki hamilelik de iyi gidiyor (tahtalara vuralim), Mayis basindan itibaren birer birer gelecek bebekler.  (Bu arada oyle bloglar arasinda ziplarken bir anne adayi bloguna denk geldim, sonra anlasildi ki anne adayi aslinda benim arkadaslarin arkadasiymis, onu da blogundan takip ediyorum.  Orada da beklenen gun yakinca sayilir.)

[Su noktada kedihanim uyandi, kalkti kucagimdan, gitti.  Daha rahat yaziyorum o halida debelene debelene yatarken.]

Neyse iste.  Yasim itibariyle aslinda simdiye kadar pek cok kez hamile takibi yapmis olmam gerekiyor aslinda.  Liseden, universiteden pek cok arkadasim coktan coluga cocuga karistilar zira.  Bir de abimin kizi var hatta, ailede de hamilelik oldu yani.  Ama bu olan bitenlere hep uzak oldugum icin boyle bir “progress”/ilerleme gormedim.  Degisik zamanlarda basgosteren ilginc durumlar (ya da malesef sorunlar), giderek buyuyen karinlar falan gormedim mesela.  Genelde bir “bebek bekliyoruz” haberi ardindan da “kizimiz/oglumuz dogdu” haberi aliyorum, arada olanlardan haberim olmuyor.  Bu sefer komsum icin “baby shower”i bile yapacagim, n’aberrr?

Baby shower dedigimde aklima geldi bak, bizim bolumden bir arkadas hamile kalmisti yilllaaaarrr once, onu takip etmistim.  Pek eglenceli, oyunlu bir baby shower yapilmisti, oradan aklima geldi.  Amerikalilar bebek partisini bebek dogmadan duzenliyorlar, hediyeler o zaman geliyor.  Anne adayina kulfet olmasin diye bir arkadasi duzenliyor.  Oyunlar oynaniyor, hatira hediyeler veriliyor ve saire, eglenceli oluyor.  Ben de herhalde o arkadasimin partisini ornek alarak bir seyler ayarlayacagim.  Insallah guzel olur.

Yalniz benim yapacagim bebek partisi ile ilgili bir sorunum var.  Bebegin cinsiyetini bilmiyoruz!  Takip ettigim diger iki hamilelikte bebek erkek.  Bu komsularim bebegin cinsiyetini israrla ogrenmiyorlar.  Cinsiyetcilige gerek yokmus.  Diyorlar ki erkek ya da kiz oldugunu ogrenince insanlar sartlaniyormus, ve de bu erkek=mavi, kiz=pembe olayina alerjileri var.  Insanlar illa ki hediye getirecek, “gender-neutral” olsun gelenler istiyorlar.  Buna anlayis gostermekle beraber, birinci cocuklarina bakarak ne kadar hatali olduklarini hatirlatmak istesem de kiyamadigim icin yapamiyorum.  Bir oncekinde de dogdugunda ogrenmisler kizlari oldugunu.  Ayni pembe alerjisi, ayni cocugu gender-neutral yetistirme kaygilari… Gel gor ki su siralarda 5 yasinda olan bu kiz cocugu butun bu cabalara ragmen tam bir “prenses”!  Pembe kiyafetleri kendisi aldiriyor anne-babasina, barbie turu bebekler istiyor Santa’dan.  Eee, degdi mi 6 ay merak icinde yasadiginiza canlarim?

Ben sahsen cinsiyeti ogrenme teknolojisinden yararlanma taraftariyim.  Bir kere surprizleri sevmeyen, super merakli melahat bir insan olarak aylarca “Ay kiz mi erkek mi ki?” diye beklemem sozkonusu olamaz.  Bu kiz olsun ya da erkek olsun merakimdan degil, su veya bu oldugunu ogrenince ekstra sevinecek ya da hayal kirikligina ugrayacak degilim.  Ama merak ediyor insan iste.

Ha bir de isim meselesi var tabii.  Tanistigim ciftler henuz isim bulmus degiller, blogcu anne adayimiz da sanirim henuz bulmadi (bazi lobi faaliyetleri vardi, oradan tahmin ediyorum).  Eger bebenin cinsiyetini bilirsen ona gore isim bulmaya yonelirsin.  Cinsiyetini bilmezsen hem kiz hem erkek ismi dusunmen ve bulman gerekir, bence bu arayis derdini katmerlendirmenin hic anlami yok.  Dert dedigime bakmayin, tatli dert tabii de, 3. trimestrlarinda hala isim konusunda karar verememis aileleren bahsediyorum, kolay bir sey olmasa gerek!  Hani bazi insanlar vardir, 5 yasinda “Kizim olursa ismi X, oglum olursa Y olacak” diye karar verirler ve o “Bu ismi seviyorum” kararindan hayatlari boyunca vazgecmezler.  Onlara imrenen coktur herhalde.

Coluk cocuk, heyecanli seyler bunlar.  Uzaktan ya da yakindan takip etmesi de guzel.  Bakalim dogduklarin buyuduklerini de gorecegiz insallah bu bebeciklerin.

Biz de iste kediyle avunuyoruz, kizim kizim diye pesinden kosturuyoruz (hahaha, su yazidan sonra cok acikli geldi bunu soylemek yav.  Kaybettigi Aaron’unun yerine caputlari besige yatirmis Claire gibi bir imaj yarattim kendi elcegizlerimle, vah vah vah! hahaa!  Dur bir ara da LOST manyakligimdan bahsedeyim sezon bitmeden, n.b.)  Hamile kalinca ya da cocugu olunca kedisini kapinin onune koyan insanlar var, son olarak onlara “Yivrancsiniiizzzz!” demek istiyorum.  Ikinci bir cocuk olunca da “aman bebegin gozune parmagini sokarsa?” diye korkup birincisini kapinin onune koyarsiniz siz.  Kardesim, madem bebek yapma planiniz var ve bebegin bir sekilde kediden zarar gorecegine de inanciniz var, edinmeyeceksiniz kediyi.  Bir kedinin omru 15 yil kadar.  15 yili beraber gecirebileceginize inanmiyorsaniz, iki yillik zevk icin hayvani sahiplenmeyeceksiniz.  Evlilik gibi bir sey bu da, iyi gunde kotu gunde hastalikta saglikta olum bizi ayirana kadar.  Eger buna kendinizi adayamayacaksaniz kedi sahibi olmayi hak etmiyorsunuz, gidin “Bir canlinin bana muhtac oldugunu hissetmeye ihtiyacim vaaarr amaaaa” turlu psikolojik sorunlarinizi terapiyle halledin.  Ayh, ne guzel tatli tatli bitirecektim yaziyi, dellendim birden.  Kimseye hamilelik ve bebek buyutmeyle ilgili medikal veya baska turlu tavsiye verecek durumda degilim ama bir kedinin sahibine baglanma surecini, o baglanmanin ne kadar guclu bir sey oldugunu bire bir yasamakta olan biri olarak kedisinin kicina pat diye tekmeyi ativeren bir insanin tek kelimeyle kalpsiz olduguna inaniyorum.  Hic edinmeyin o hayvani, hic baglanmayin tekme atma kapasiteniz varsa, soyledigim sadece bu!

Iyi geceler kediler, iyi geceler annelerinin karninda yuzen balik misali bebecikler.  Fazla kiprasmayin bakayim!

Kedim ve kucagim

Kedisiyle kafayi bozmus cilgin bir kadin imaji vermek istemiyorum, o yuzden de kedicagizimdan cok bahsetmekten kaciniyorum.  Hani anne bloglari var ya, cocugum sunu yapti, cocugum bunu yapti diye anlatiyorlar, bana kalsa bu blog da oyle bir blog olup cikar.  Coluk cocugum olmasa da kedim var zira, ve biz ailecek o kediyle yatip kalkiyoruz.

Bizim kedikiz tam bir prenses, nazlinin teki.  Barinaktan aldigimizda 2.5 yasindaydi, 2 yili biraz geciyor beraberligimiz su anda.  Kedileri cok sevmeme ragmen sartlar elvermedigi icin hic kedim olmadi, ilk kedim kendisi.  Hem acemilikten, hem de pek nazli gorunen bu kizcagizi kendimden sogutma korkusundan cok urkek yaklastim.  Elmyraligimin tuttugu, kucagima alip mincira mincira sevmek istedigim cok zamanlar oldu, uzerine varmadim izin verdigi kadar sevdim.  Sonra yavas yavas alisti o da, soyle bir kucakladigimda meawww diye ortaligi inletip can havliyle kendini yere atmaya kalkmak yerine “Off hadi cabuk sev. Bitse de gitsek!” modunda tahammul gosterdi.

Gecen Aralik miydi neydi, yine bir yakaladim, oturttum kucagima.  Genc irisi bir de kerata, gobegimden dizlerime dogru boylu boyuna yatinca anca sigiyor.  Baska bir pozisyonda kucagima sigmasi, kucagimda kivrilarak yatmasi falan hayatta mumkun degil.  Oturttum iste mecburi pozisyonda, zaptederek seveyim dedim biraz.  Anaaaa!  Zorla bir iki sevip birakiyordum hep, biraktim, gitmedi.  Oyle oturdu kaldi.  Sevdim, sevdim.  O da oyle oturdu oturdu.  Ben mest.  Sonra keyfi geldi, kalkti gitti.

Aralik sonunda bir ucak yolculugu yaptik beraber, geldigimiz bu yerde iyice bir duskun oldu bana.  Daha onceden de duskunlugu vardi, genelde boyle gorus alaninda olacagim sekilde takilir falan.  Ama burada iyice bir -ay dayanamayacagim- “anneci” oldu.  Alip kucagima koyunca bayagi kaliyor, yalaniyor, uyuyor kucagimda.  Kedisi devamli tepesinde dolanan, hatta bundan illallah etmis kisiler tabii anlamayacaktir bu nasil bir mutluluk.  Hele hele gecen gun yaptigi seyle icimin yaglarini cizbiz etti, eritti.

Bilgisayar kucagimda oturuyordum kanepede.  Bu geldi on patileri kanepenin ustune koyup kafayi uzatti bana dogru, koklamaya basladi.  Bilgisayari yana koydum, kanepeye ziplayip yanima oturacak sandim her zamanki gibi.  Cikti kanepenin ustune hakikaten ama etrafinda iki tur atip battaniyesinin ustune kurulmak yerine patisiyle kucagimi yoklamaya basladi.  “Neler oluyor yauuu?” seklinde hayret icinde onu izlerken hanfendi cikti kucagima, kicini yerlestirdi, uzandi, bir iki yalandi ve daldi.  Oyle uyudu.

Bugunku de dahil 4 kere yapti bunu simdiye kadar. 2.sinden sonra inmis, gidip mama yiyip geri gelip tekrar yatmisti kucagima, belki 3.ydu bugunku bu durumda bilemiyorum.  Ama an itibariyle seyrek gerceklesen cok guzel bir olay oldugu icin bir nevi kuyrukluyildiz goruyormus gibi hayretle yasiyorum.  Iste okuyanlar “ay kafayi yemis!” demesin diye boyle seyleri burada cok yazmak istemiyorum ama ciddi ciddi beni en cok mutlu eden, icimi en cok isitan seylerden biri oluyor bu kedi gelip kendi istegiyle kucagima kuruluverince.  2 yildir prenses hanim yavas yavas “benim” oldu.

O “kedi mi benim sahibim ben mi kedinin sahibiyim bilmiyorum” turu kedi sahiplerinden degilim.  Kedinin sahibi benim ama sahipligimi anca anca onayliyor, aramizdaki guven iliskisi 2 yildir yavas yavas ancak kuruldu.  Akilli kedi, ben de kedi olsam oyle hemen inanip guvenmezdim, hele de bir kere kendimi barinakta bulduysam.  Netice itibariyle, kedim yanima gelip patisiyle kucagimi yoklayip sonra da kuruluverince, aramizdaki iliskinin olmasi gerektigi haline geldigini hissedip seviniyorum.  Ben yokken beni ozledigini, olsa da kucagina otursak dedigini dusunup mutlu oluyorum.

Bu kedisiyle kafasini bozmus hatun yazisina burada son verirken size kedikizimin yakisikli fotograflarindan 1-2 tane koyayim da gozunuz gonlunuz acilsin.  Hadi ucuz atlattiniz!

Daldan dala

Bir haftayi gecti, hastayim.  Sacma sapan bir hastalik, ne oldugu bile tam belli degil.  En son yazin Turkiye’ye giderayak da ayni bu sekilde hastalanmistim ve butun tatilim rezil olmustu.  Gribal gibi gorunuyor ama degil, sinuzit azmasi olsa gerek.  Igrenc olacak ama resmen kafamin ici sumuk dolu gibi hissediyorum, o sumugu kafamdan bosaltmadan da gecmeyecek.  Resmen kendimden igreniyorum, siz de benden igrenebilirsiniz gonlunuzce.  Mendiller yetismez oldu, devamli oksure oksure banyoya kosmaktan yoruldum.  Yazin Turkiye’deyken antibiyotik vermisti doktor koku kurusun diye, simdi hala kendiliginden ardi kesilir diye bekliyorum.

Beni en perisan eden butun bu -kendi aramizda dedigimiz sekliyle- mumukluluk degil de geceleri uykuma olan negatif etkisi.  Gece nefes alamadigim icin, burnum akip durdugu icin ya da postnasal drip kaynakli oksuruk krizi geldigi icin uyanip durudugumda uykum da rezil oluyor haliyle.  Dun gece iyi uyudum en azindan, sabah uyaninca bayagi kriz oldu ama o da cabuk gecti, bir onceki gun feciydi.  Of isyanim var bu sinuzite, bu mumuk dolu kafaya.

Neyse iste, bu sinuzit belasi bende hep vardi ama son 1-2 senedir yilda bir iki kez vuruyor, perisan ediyor.  Gecen haftasonu ormanlik yerlerde kabinde toplandik bir grup arkadasla.  Bayagi hazirlik sureci gecirdik, ben persembeden basladim hazirliklara.  Bayagi cok yemek vardi ortalikta, yedik yedik oh oh oh.  Parka gidip yuruyus de yaptik ama bayagi kardi ortalik, kayip da yere dusecegiz diye seke seke yuruduk.  Hava daha onceki kabin deneyimimize gore cok cok daha sicakti, hic usume musume olmadi. Ama her yer daha bir kardi, ve insanlar yuruyup durdugu icin patikalar bir guzel artistik patinaj pistlerine donmuslerdi.  Bir de havalar sicak diye botlari falan goturmemistim bile, kaygan zemine uygun ayakkabi da yardimci olurdu, ehe.

Nasil yedik nasil yedik…

Yeme icme sozkonusu olunca bir de bu konuda isyan etmeden gecemeyecegim.  Insanin bulundugu yerde bir Trader Joe’s bir Turk urunleri satan Turk/Arap/vs. bakkali olmali kardesim!  Bu haftasonu Atlanta’dan geldi cogunluk, topladilar TJ’s den Turk marketinden her seyleri, oh.  Bizim burnumuzda tutuyor boyle seyler.  Mesela Tadim aycekirdegi.  Aycekirdegi her yerde var ama ya cok tuzlu oluyor, ya hic tuzsuz oluyor, ya kabugu soyulmus oluyor, bir sekilde Tadiminki gibi olmuyor (Sss, Tadim’cilar, bak reklaminizi yapiyorum cilginca, beni de gorursunuz, adresime bir koli cekirdegi yollarsiniz artik ha?)  Bizim oralardaki Ortadogu marketlerinde beyaz peynir, mercimek, makarna falan bulabiliyoruz ama Tadim cekirdek, yufka, Turk cayi gibi seyleri bulmak cok kolay olmuyor (bazen hic olmuyor).

TJ’s de satilan ve devamli aldigimiz, severek yedigimiz bazi seylerin muadili baska yerlerde daha pahaliya bile olmuyor.  Misal, kedim kuru mamasi disinda pek bir sey yemez. Yas mamaya burun kivirir.  Bir iki peynir cesidini her uzattigimda olmasa da elimden yemisligi vardir, ot (bildigin ot) yer, catnip yer ama sut, yogurt vs. i ih.  TJ’s de satilan treat/odul mamalarini yiyor bir tek.  Ustelik icinde omega-3 falan oldugu icin Nazlimin kepek sorununa da iyi geliyor bu treat.  Biz de kedimiz de ozluyoruz TJ’s i.

Eveet, son olarak dun bir restoranda basimiza gelen garip olayi anlatayim.  Kocambey et yemiyor, cok seyrek balik yemek ve Turkiye’ye gidince birkac kez kebaba hayir dememek istisnalari disinda. Benim gecmisimde de 2-2.5 yillik vejetaryenlik var, oyle cok et duskunu degilim.  Eve et almiyoruz denebilir (arada sucuk pastirma alip, Kocambey evde yokken gizli gizli pisirip yemek haricinde).  Ara sira et aseriyorum ben.  Madem bifteklerin, riblerin memleketindeyim, bir kez bunlar uzerine yogunlasmis bir restorana gidelim dedim.  Dune kismetmis.

Burada en etoburcu restoraninda bile vejetaryen bir seyler olur.  Kocamkisisi de bakti “mantar bugeri” diye bir sey var.  Biz dusunduk ki bu hamburgerin et yerine gril edilmis portabella konmus versiyonudur.  Genelde oyle olur.  Siparisi verirken yine de sorduk garson kiza, “bu vejetaryen, degil mi?” diye, “evet” dedi.  Cok da acikmistik, beklerken aperatif, salata falan geldi ama doyamadik, merakla yemekleri bekledik.  Sonunda geldiler, ohhh diye bir dalacaktik ki bir baktik, bu hamburgerin icindeki mantar falan degil bildigin et koftesi.  Haydaaaa.

Garson kizi cagirdik, dedik bu etmis?  Kiz da “evet, vejetaryen burgerimiz yok” dedi.  E ama sordugumuzda vejetaryen dediniz deyince ik mik etti.  “Menuyu getireyim baska bir sey secin” dedi.  Kocambey de sorun cikarmak istemediginden “Onemli degil, yerim bunu” dedi.  Istemiyordu et yemek ama sorun olsun istemedi.  Yanlis anlasilmadan mahcup oldugumuz icin aciklamaya giristik “Iste sorup da veggie deyince” falan diye.  Orada garip bir sey oldu.  Kiz birden “o zaman ben mudurumu cagirayim” dedi ve kayboldu.  Biz iyice kotu hissettik, cunku onu sucladigimizi, ortaligi ayaga kaldiracagimizi falan sandi biz konusmaya devam edince, oysa biz ozur dilercesine ediyorduk o laflari, kaderimizde et varsa yeriz moduna girmisti Kocambey.  Sonra mudur elinde menuyle geldi, veggie baska bir sey sectik, gitti.

Istedigi olmayinca cirkeflesen, ya da her sey tam istedigi gibi olsun diye ortaligi birbirine katan “high maintenance” (When Harry met Sally’i hatirlayalim) tiplerden olmadim hic, kendime de kendim gibi koca sectim.  Hic restoranda geri yemek yolladigimi hatirlamiyorum, belki yanlis siparis gelmistir de yapmisimdir.  Bu boyleyken simarik, high maintenance, cirkef insanlarmisiz gibi kizin “amanin bunlar her an ortami bozmaya meyilli, gachayim” dercesine fiyip muduru libero olarak one surmesi, mudur bu buna konus demesi bir miktar komigime gitmekle beraber daha cok uzdu, sasirtti.

Aptal degiliz cok sukur ailecek, ama boyle cingoz insanlar da degiliz.  Piclik, tilkilik taraklarinda cok bezimiz yok.  Kafasina vur agzindan lokmasini al modunda olmasak da sorun yaratmamak ugruna memnuniyetsizligimizi dile getirmek yerine sessiz kalabiliyoruz.  Bu biraz da bizim yetistirilisimizle ilgili, kulturel bir sey belki.  Lakin, Amerika’da aglayan cocuga meme veriyorlar, “hakkim bu” dedin mi daglari yikabiliyorsun.  Insanlar “ne kaybederim ki?” diyerek sikayetkar davraniyorlar bazen hatta.  Ama iste herkes buna gore programlanmis, servis saglayanlar da (garsonlar olsun, musteri temsilcileri olsun) alisik ve bekliyorlar herhalde, sen sikayet etmeden daha onune bir seyler atiyorlar!  Valla, ne diyeyim, Amerika’da cirkeflesmeden sesinizi yukseltin azicik, aglayin, meme istiyorum deyin.  Oyunun kurallari boyle.

Son olarak bir keresinde uzun yol yolculugumuzda bir gece konakladigimiz yerde basimiza geleni anlatayim ornek olarak, ve bitireyim. Rezervasyon yaptirmistik, oyle luks muks olmayan bir motelde.  Gece gec saatte varip, uyuyup, erkenden kalkip yolumuza devam edecektik.  Vardik, anahtari aldik, odaya girdik.  Ulen, non-smoking ayirtmistik, ve hatta butun odalarin sigara icilmeyen olmasi gerekiyor tanitima gore ama bu oda vicik vicik sigara kokuyor.  Hem non-smoking odada kultablasinin isi ne, 2 tane birden vardi.  Biz icmedigimiz icin iyice rahatsiz etti.  Cok feciydi, butun perdelere, halilara, yatak ortulerine sinmis gibiydi.  Gece gec oldugu icin, yorgun oldugumuz icin ve kadin check in’de dolu olduklarini soyledigi icin oyle uyumaya calistik.  Pek rahat olmadi.   Sabah oradan ayrilirken resepsiyondaki kadina dedik, “Biz sigara icilmeyen oda istemistik, cok feci sigara kokuyordu” diye.  Aaa, sizden oncekiler icmistir, vah vah tuh tuh, terbiyesizler kurallarimiz karsi gelmisler (odada sigara icilmez isareti de yoktu diye hatirliyorum).  “Cok da yogundu, her tarafa sinmis” dedik.  Burada hafif cirkeflesmemizin, bik bik etmemizin sebebi bir sey koparmak degildi.  Olan olmus, igrenc kokular icinde rahatsiz bir gece gecirmisiz, neye yarar ki?  Bize goz gore gore yalan soylemelerine gicik oldum, butun odalar sigarasiz denmesine ve biz sigarasiz ayirtmamiza ragmen o les gibi odayi verdiklerini kabul etmelerini istedim.  Oyle iki gunluk sigara kokusu degildi cunku o.  Kadin da “O zaman size bir gece bedava kalma belgesi verelim, herhangi bir X motelinde” dedi, verdi bir kagit.  Bir nevi, kullanirsak o sigarali gece bedavaya gelecekti.  Hoppp atti onumuze, sus ve cektir git dercesine.  Bizden sonra o odada kalacak sigara icmez insanlara aciyarak cektik gittik ne yapalim.

Saniyorum ki her isletmenin boyle “sorunlu” musterilere sus payi olarak verilmek uzere ayrilmis bir butcesi var.  Masaya gelenden baska bir yemek, bedava X kuponu, bir ay bedava kullanim, zirt pirt.  Sirf bik bik ederek bu “bonus”lari toplamayi hayatinin amaci edinmis bedavaci insanlar da var.  Ben ise, amacim bikbik etmek degilken, kendimi aciklamaya veya bir konuya dikkat cekmeye calisirken onume “Off yeter be, amma konustun, bik bik bik, kafamizi seettin. Al su seni sustursun.” dercesine boyle seyler atildiginda hafiften hakarete ugramis hissediyorum.  Oyle biri degilim zira, cirkef degilim, bedavaci degilim.  Ama diger yemegi, bedava 1 gece kuponunu alip susuyor muyum?  Susuyorum.  Onume sus payi atmis adamla daha fazla konusmanin faydasi olmadigini anladigimdan.

Neredeeen nereye.   Mumuklu burnumdan sus payina.  Harbi daldan dala oldu ha!  Bakalim etraftaki komsular ne zaman kapimiza dayanip “Al sana bedava doktor ziyareti ve ilac kuponu, nolur oyle hayvan gibi oksurme gecenin bir yarisi” diyecekler?

Edward Scissorhands, DVD teknolojisi (woaauw!)

Bu aksam kocambey yine is guc derken gec gelecekti, ben de Netflixten haftalar once gelen ama bir turlu izlemeye firsat bulamadigim filmlerden birini izleyeyim dedim.  Edward Scissorhands’i izleyesim vardi, filmi bilmem bilir misiniz.  Aslinda eski sayilabilecek bir film, 1990mis yapim yili.  Etrafimdan cok methini duymus olsam da hic firsat olmamisti izlemeye.  Itiraf edeyim ki Tim Burton’un gotik dunyasi icimi karartiyor, o yuzden de guzel olacagini, izleyince begenecegimi bile bile uzak duruyorum filmlerinden.  Bir nevi procrastination bu da, sonra birden esiyor, aliyorum izliyorum rahatliyorum!  E.S. de cogu sahne civil civildi, tepedeki ev sahneleri gotikimsiydi sadece.

Neyse, malum evde TV yok, bilgisayardan izliyorum filmi.  Koydum DVDyi, basladi, ben de o arada cay mi aliyordum neydim, azicik gecikmeyle geldim oturdum basina.  Menu cikmadan once cikan tanitim, reklam, film fragmani gibi seylerin oldugu kisim.  Aa dedim, yine Blue Ray reklami herhalde.  “Ustun goruntu kalitesiiii, mukemmel ses kalitesiiii, sahne secme olanagiii, yonetmen ve oyuncularin yorumlarini dinleme imkaniiii, filmle ilgili mini belgesellerrrr…” diye sayip dokuyor.  “Nasil ya?” dedim, “bunlari DVD de yapiyor ki?”  Ornek gosterilen filmler de Die Hard falan.  Blue Ray reklamlarinda ekstradan neyin reklamini yapiyorlar hatirlayamadim ama en azindan 300 Spartans filminden kareler gosterip durduklarini cok iyi hatirliyordum.  Sonra bu reklam/tanitim filminin sonuna geldik, “FOX DVD Video! Mutlaka deneyin!” gibi bir sey dedi.

Iste benim jetonlar o anda tingir mingir dustu.  Bu DVD olayi ilk ne zaman piyasaya cikti ki?  Film 1990 yilindan olduguna gore bu teknolojinin yeni oldugu zamanlarda cikmistir.  DVD’nin basinda VHS video yerine DVD tercih edin reklami konmasini gerektirecek kadar yeniymis demek ki.  Boyle teknolojinin ne kadar kisa zamanda ne kadar hizli degistigini hatirlatan seyler olunca ben biraz ambale oluyorum.  Aman yareppim hizina yetisemiciiim diye paniklemekle tey tey teeeey hey gidinin diye yasli nineler gibi nostalji yapmak arasi bir sey.  VHS donemini birak betamax donemini bile hatirliyorum, bohu bohu.

O zamanlar amcamlarda bir videocalar vardi (bizim hic olmadi).  Tabii turkiye’de blockbuster dukkanlari yoktu ama video kiralayan dukkanlar yok degildi.  Hatirliyorum da bir kere tatilde amcamlara gittigimizde evde Mavi Mavi ve Orhan Gencebay-Oya Aydogan’li bir film vardi (Orhan Gencebay Dil Yarasi sarkisini soyluyordu bir yerinde).  Amanin o iki filmi evir cevir 10 kez izlemistik herhalde.  24 saat TV yayini ve ozel kanallar yoktu, onu hatirlatayim, keyfimizden degil yani, mecburiyetten.

Amerika’ya ilk geldigimde bile DVD ile film yok gibiydi, Blockbuster’larda yoktu ona eminim.  Oda arkadasimin videolu TVsi vardi, arada film kiralar izlerdik.  DVDlerin Blockbuster dukkanlarinin bir kosesine sigismisken cok kisa bir sure icinde yayilip butun dukkani ele gecirmesi, VHS kasetlerin Blockbusterlardan silinip gitmesi, ardindan Blueray ve neydi o simdi silinip giden alternatifinin gelisi.  Blueray rakibini sildi ama DVDye karsi cabuk bir zafer kazanamadi.  Blockbuster raflari uzerine DVD Blueray savaslari devam ediyor ama DVD onurlu bir savas verse de yenilecegi kesin.

Teknoloji muhabbetine son vermeden once bir de LCD TV teknolojisinden bahsedeyim.  Benim simdiye kadar sahip oldugum tek TV 37 ekran minik, tuplu bir TV idi, bir daha da TVm olmadi.  Simdi kendim icin degil ama yakinda ziyaretime gelecek TV bagimlisi anne-babam icin bir TV alsam mi ki diye dusunmeye basladim.  Soyle bir bakinayim ne var ne yok, LCDler ayaga dustu mu iyice diye (en son baktigimda bayagi pahalilardi).  Amaneyyyy, LED-LCD TV’ler cikmis piyasayi yavastan ele gecirmeye baslamislar bile!  LCDlerin ilk ciktiklarinda olduklari gibi el yakiyorlar (ve okuduguma gore uretim masrafi LCDlerden bile ucuzken boyle pahali olmalari cok manasizmis).  Bir TV almak icin bu sefer de LEDlerin fiyatinin dusmesini mi beklemeliyim?  Beklerim herhalde, o elektrik tasarrufuna deger, bisi degil cevrecim.

Teknoloji iste cok cilgin, durmuyor, bunca muhendis cikiyor okullardan, bos durmuyor elemanlar.  Yeni bir urun, yeni bir teknoloji ciktiginda onu edinmek icin bir optimum zaman var aslina, onu yakalamak lazim.  Ilk ciktiklarinda cok pahali oluyorlar, arti urun henuz mukemmellesmis olmuyor.  Daha sonra benzer urunler farkli firmalarca ortaya suruluyor hem cesit oluyor hem competition yuzunden fiyat dusuyor.  Ama hala da almazsan teknoloji eskiyor ve yeni teknoloji yine yuksek fiyattan cikiyor.  Ben mesela ilk mp3 calarimi ve ebook readerimi almakta acele ettim, bir sure sonra daha ucuz ve daha iyi seyler cikti.  LCD TV alma konusunda da goruldugu uzere gec kaldim, ahhaha.

Teknolojik muhabbetleri bir kenara birakip cok kisa filmden bahsedip kacacagim.  Filmi izlemeyen kaldiysa okumasin gerisini. Sonradan not: bir suru filme dair mini spoilerlar var, es gecmek isteyebilirsiniz.

Filmin sonlarina dogru aksam karanliginda Edward iki yani dizim dizim ev olan sokakta kosarak uzaklasiyor ya, orayi izlerken “Ana! Dogville miymis?” dedim.  Masum, cocuksu bir yabanciyi (bir outsider’i demek isterim izninizle) alip ondan bir guzel faydalanip ondan sonra da kendi pisliklerinin sucunu da onun ustune yikmaya calisan bir grup komsu ve bu pisliklerden kosarak uzaklasan masum.  Edward zavallim bir “closure” da yasayamadi, yalniz kaldi, basladigi yere dondu.  Film bitince “lan bi filme benzetmistim hangi filmdi o?” diye kalakaldim ama, unutuvermisim bu Dogville benzerligini. Sozlukten baktim, pinokyo’ya benzetmisler, “haggaten ha!” dedim, pinokyo’nun gercek cocuk olma hayali, Edward’in el hayali… Bir miktar da King Kong mu sanki?  Hep ayni hikaye.  Cok basit bir istegi, bir tutkusu olan hayvan/masum “freak”ler, once onlari dislayan sonra bagrina basip faydalanmaya calisanlar, ve mutsuz son.  Freak deyince aklima bir de The Elephant Man geldi.

Bak aklimda hic yokken yazarken yazarken iki sey geldi aklima, nostalji yapiyorken bahsedeyim hemen:

Birincisi: Yakinca gecmisten bu.  Artificial Intelligence filmini hatirlar misiniz?  Oradaki AI cocuk da Pinokyo gibi gercek cocuk olmak istiyor, bunun sirrini ogrenmek icin mavi periyi ariyordu.  Sonunda buluyordu da ama hmpfh.  Allahim ne agladim o filmde ben, ne agladim.  Depresif bir donemimdi herhalde, sinemada yanimda arkadaslarla falan izlememe ragmen helak oldum, herhalde evde yalniz izlesem basimi duvarlara falan vururdum.  Film pek begenilmemisti diye hatirliyorum, ama bende ozel bir yeri var, aklima geldikce icim ciz eder.

Ikincisi: Eskiden milliyet cocuk’ta cimcime vardi hatirlar misiniz?  Iste onun bir macerasinda bunlar King Kong filmine gideceklerdi ve Cimcime King Kong’la ilgili hayallere dalmisti.  O siralar milliyet cocugun diger sayfalarinda da King Kong’dan bahsedip dururlardi.  Star Wars’i, Rocky’i sinemada izledigimi hatirliyorum ama King Kong Turkiye’ye gelmedi mi, ne oldu?  Cunku tamamen fransiz kalmistik King Kong muhabbetine.  Ben o filmi yilllaaaarrr sonra Amerika’ya gelince videodan izledim.  Ahanda, video dedik, full cycle yaptik, burada bitireyim en iyisi.  Hatirlamayanlar icin cimcime’nin resmini buldum asagida, orijinal (italyan) ismi Stefi imis!