Doctor Who ile kederin kollarinda

Dr. Who izleyen var mi?  BBC yapimi bir bilim kurgu dizisi kendisi.  Uzuuun yillardir devam ediyor ama benim izlediklerim 2000li yillarda canlandirilmasindan sonraki sezonlar.  Aslinda kocambey ve bir cok tanidigim izledi coktan, hep de begeniyle bahsederlerdi.  Ben ilk bolumunu izledim, “bu ne ya?” dedim.  Bilim kurgu, aksiyon falan cok severim ama izledigim bir iki bolumdeki efektler benim Hollywood efektlerine alismis bunyeme sakil geldi.  Simdi dogruya dogru, elini vicdanina koyacak her izleyici de kabul edecektir, efektler falan gercekten basit. Ben de bir o yuzden, bir de izledigim bolumdeki hikayeyi bir yere oturtamadigimdan (“eee? yani?” deyip kalmaca) daha izlememistim.

Her sey icin dogru bir zaman var belki, benim Dr. Who izlemem icin dogru zamanlar da bu zamanlardi belki.  Yemek yaparken falan izleyecek dizi arayisinda Dr. Who’ya ikinci bir sans vereyim dedim.  Burada en onemli faktor Steven Moffat.  Kendisini Coupling ve tabii ki Sherlock’tan biliyorum, bu diziler sayesinde bende kredisi cok, onun hatirina basladim izlemeye Dr. Who yeni bolumleri.  Doctorperverler listesine beni de yazin simdi.

Izlemeyenler icin spoiler vermeden dizinin olayini kisaca anlatmaya calisayim.  The Doctor bir Time Lord (zaman lordu), Time Lord’lar da Gallifrey denen bir gezegenden uzaylilar.  Bu yeni kurguda, ilk bolumden once buyuk bir savas olmus ve butun Time Lordlar olmus, The Doctor savasi bitirmek icin kendi gezegenini patlatmis.  Evrendeki son Time Lord, TARDIS denen zaman ve mekanda istedigi gibi seyahat eden bir uzay araci ile dolanip sorun cozuyor.  Kendisi biraz James Bond gibi, degisik aktorler canlandiriyor bu karakteri; cunku Doktor olecegi zaman “regenerate” edip yenileniyor, bir Time Lord guzelligi.  Sonra karsimiza yeni bir yuz ve karakterle cikiyor.  Benim izledigim sezonlar 9. Doktor’la basladi, 10 ve 11. ile devam ediyor.  Doktor(lar) genelde bir dunyali “yoldas/companion” edinip onlarla atiliyorlar maceralara.

David Tennant’in canlandirdigi 10. Doktor pek cok izleyicisi gibi benim de favori doktorum oldu.  9. Doktor kendi irkini yoketmis ve gezegenini patlatmis olmanin suclulugu ile bogusuyordu.  10. Doktor ise bu suclulugu icinde cozumlemis (haybeye patlatmadi sonucta) ama cok derin bir yalnizlik icinde.  Irkinin son temsilcisi olmasi, yoldaslari ile maceralar ve duygusal anlar paylassa da bu “Time Lord” olma durumunu paylasamadigi icin bir eksiklik duyuyor.  Time Lord oldugu icin olumsuz (900lu yaslarinda 10. Doktor mesela).  Sevip baglandigi herhangi bir dunyali ile “beraber yaslanma” gibi bir olayi olamaz.  Yalnizim dostlarim yalnizim yalniz ozetle.  Yoldaslari onun bu yalnizligini, kederini anliyor ve azaltmak icin onu terketmiyorlar (mesela Rose sonuna kadar ailesi ve Doktor arasinda tercih yapmasi gerektiginde hep Doktor’u tercih ediyor).  Ama omur biter Time Lordluk bitmez.

Favori Doktorum 10. Doktor’un regenerate ederek bize veda ettigi bolum beni cok etkiledi. Yalnizliginin yukunu omuzlarinda tasiyan bu karakter gitmeden once yoldaslarina kendince veda etti.  Sonunda yenilenme basladiginda “I don’t wanna go!” diyordu, gitmek istemiyorum.  Ben de gitmesini istemiyordum ama gitti.  Baska bir yuzle ve karakterle geri geldi ama 11. 10.nun yerini tutmadi.

Iste her seyin ust uste geldigi zamanlardan biriydi o bolumu izleyisim.  Nedense babami daha cok hatirliyor(d)um, ruyamda daha sik goruyordum. Sonra (sanirim) 9-10 aylikken bebegini kanser yuzunden kaybeden bir annenin cocugunun ardindan icini doktugu bir bloga denk geldim -tamamen tesadufen, cok da alakasiz bir sekilde.  Sonra feminist yaklasimiyla begendigim bir website’da 30 yasina girerken 3 yil once kaybettigi gencecik babasini hatirlayan bir kadinin yazdiklarini okudum (yazari kusura bakmasin, bilerek link vermiyorum).  Hepsi ust uste geldi, kaybedisler, hatirlayislar, kendi kaybim ve -anlasilan hala- kabullenemeyisim, fazla geldi.

Bu son bahsettigim yaziyi yazan kisi babasini ozlediginden kimselere bahsedemeyisini cok guzel anlatmisti. Annesiyle konusamiyor, onu daha uzmemek icin.  Es-dostla konusamiyor, oyle kolay bahsi acilan, kolay konusulan bir konu degil, tatsiz bir konu, yazarin deyimiyle insanlara kendi olumluluklerini hatirlattigi icin tatsiz, yuz eksiten. Bu aralar, bir sekilde, uzerimde yukunu hissediyorum bu kaybin, cok agliyorum, ama icimde kaliyor. Biraz yazari kopya cekiyorum dogrusu, icini internetlere dokmus belki rahatlamistir.  Ben de belki rahatlarim diye buraya yaziyorum.

Annem’le skype’ta konusuyoruz sikca, ozellikle evde yalniz kaldigi zamanlarda hem yalnizligi hem hayat arkadasinin gitmis oldugu gercegi onu cok uzuyor diye anliyorum.  Acik acik konusmuyoruz cunku. Bazen bahsi geciyor, birimiz ruyamizda gormus oluyoruz, annem hemen aglamaya basliyor.  Onu oyle gormek cok kotu, hemen konuyu degistirmeye calisiyorum.  Aglamasin diye babamdan, kendi uzuntumden bahsetmiyorum.  Annesini ya da babasini kaybetmis, bu uzuntuleri yasadiklarini bildigim bir iki arkadasim var, onlarla da ayni sebepten konusamam.  Ben rahatlayacagim diye onlara kendi acilarini hatirlatamam, yaralarina tuz basamam.

Diyeceksiniz ki, kocan var ya, onunla niye konusmuyorsun?  Belki en zoru o.  Boyle bir seyi yasamayana anlatmak zor.  Rasyonel bir sey degil cunku su icinde bulundugum durum.  Elime kiymik batti acidi, cikardim acisi azalarak gececek gibi bir sey degil. Anlayamayacagini bildigim bir seyi anlatmaya calismakla ugrasmak istemiyorum, ne diyecegimi bilmiyorum.  7 ay olmus ben niye hala bu dertle bogusuyorum aciklamam yok.  Dr. Who gibi eglencelik bir kurguyu izleyince niye kederin kollari beni kucakliyor ben de bilmiyorum.  O bolumu izleyen 10. Doktorseverler de uzulmuslerdir mutlaka (o duyguyu vermeye calisiyor senaristler falan da sonucta) ama onu gercek hayattaki bir seye bagdastiranlarin hissettikleri cok daha farkli oluyor.  Bagdastiracak bir seyi olmayana anlatmasi zor.  Gundelik hayat binbir dertle, stresle dolu, hala bu olmus bitmis seye agliyor olusumu nasil aciklayabilecegimi bilmiyorum. Hele de babamla aramdaki iliskinin hic de oyle imrenilecek bir “baba-kiz” iliskisi olmadigini bilen birine.

Olumunden aylar sonra ilk defa ruyamda gormustum babami.  Bayagi allak bullak olmustum.  “I don’t wanna go” diye gitti sevdigim Doktor, annem hastanede son anlarinda babamin korku icinde oldugunu, olmek istemedigini soyledigini anlatmisti.  Aklima hep onu son gorusum geliyor zaten.  Derya’yi uyutup odadan ciktigimda hemen karsidaki yatak odasinda bir seyler oluyordu.  Annem, abim, arkadasi komsumuz Oguz.  Alel acele bahsedilenlerden anliyorum ki babam kotulesmis, ambulans cagirmislar ama koskoca Istanbul’da ambulans yokmus.  Onlar da apartmanin (birkac gundur kapimizin onunde duran) tekerlekli sandalyesi ile asagi indirip taksi ile hastaneye goturmeye karar vermisler.  Bir yandan izahat alirken bir yandan da yardim etmeye calisiyorum.  Babamin bacaklari tutmuyor zaten.  Sandalyeye oturturken disarida usumesin diye sarip sarmalamaya ugrasiyoruz, basini arkaya yaslamaya calisiyor.  Bana “Gozlerim gormuyor, gormuyorum” diyor.  O andaki korkusunu unutamiyorum.  Ben de korkuyorum ama onu rahatlatmaya calisiyorum. “Kapat gozlerini” diyorum, “Sakin ol, birden ayaga kalkinca gozlerin kararmistir. Kapat gozlerini.”  Hazir gitmeye, tekerlekli sandalyeyi ittirip koridordan gecip kapidan cikiyorlar.  Asansore girdiklerinde kapida arkalarindan bakakaliyorum.  Son gorusum boyle olsun istemiyordum ama son gorusum oldugunu da hissediyordum.  Iceride uyuyan kuzuyu birakip arkalarindan gidemezdim, onu da alip gidip acil servis koselerinde bekleyemezdim.  Orada kalakaldim, haber bekledim.

Sonradan anlatilana gore tam taksiye bindirmek uzerelerken bir ambulans gelmis sonunda.  Ambulansla giderken bilinci ne derece acikti, olan bitenin ne kadar farkindaydi bilmiyorum ama hastanede bile annemi taniyacak, olume yaklastigini bilecek, korkusunu ifade edebilecek kadar bilinci aciktiysa ambulansta da biliyordu, hissediyordu herhalde. Simdi trafikte ne zaman sirenini cala cala giden bir ambulans gorsem arabayi saga cekerken aglamaya basliyorum.  Ambulans gecip giderken kim bilir icinde kim var, kim bilir bu ambulans kimlerin icini yakiyor diye dusunuyorum.  Kacinilmaz olarak aklima o gece geliyor.  Babamin korkusu, arkasindan bakakalisim, gecenin bir vakti olup gidisi, sabaha dogru basi one egik eve geri gelen annem.

Acilde bir kez kalbi durmus, mudahaleyle tekrar atmaya baslamis ama o noktadan sonra bir geri donus zaten imkansiz.  Vucut birkac saat icinde salterleri indirmis.  Olum belgesinde kalbinin durmasi yaziyor olum sebebi.  Guluyorum buna.  Sanki tik diye kalbi durdu da gidiverdi gibi.  Aylardir icten ice onu yiyen kanser ne oldu?  Son 1-1.5 ayinda biz de yanindaydik, gunden gune cokusunu gorduk.  Vucudunun cektigi eziyeti, annemin onu rahat ettirmek icin paralanislarini silip atiyor sanki o “olum sebebi”nin yanlis yazilmis sekli.  Deryayi da alip kalkip Istanbul’a gittigim icin memnunum pek cok acidan ama son gunlerini beraber yasamis, her seye sahitlik etmis olmak her seyi daha gercek yapiyor dogrusu.  Bilmiyorum, burada olsak, Turkiye’den olum haberi gelse ve sonra gitsek daha farkli hisseder miydim simdi.

Ne oldu simdi peki?  Olunce ne oluyor?  Bunun cevabinin belirsizligi yuzunden ve bu belirsizlikle basedebilmek icin din denen bir sey var.  Sevdiklerinin cennette seninle bulusacagi gunu beklediklerini, gayet mutlu olduklarini dusunmenin rahatlatici bir etkisi var sanirim.  Benim gibi olum sonrasi hayata inanmayanlar ise o bilinmezligin korkusu icindeki babalarinin tekerlekli sandalye ile goturulusu, ambulans sirenleri ile basbasa kaliyor ve basetmekte zorluk yasiyor.  Bayramdi malum, bizimkiler bayram ziyareti yapmislar mezarina. Abimin esi de annem mezara cicekler koyarken fotografini cekip yollamis.  Sabah sabah uyaninca ilk is onlari gorunce ambale oldum (yine acilsin cesmeler).  Kizdim kiza icimden, bu ne bicim is, bu fotograflari yollamak ne bicim gaddarlik diye. Niyetinin kotu olmadigini biliyorum, muhtemelen ben orada olamadigim icin paylasmak icin yolladi.  Iste neden bilmem, babam ve olumu etrafinda bir depresiflik icindeydim zaten, yanlis zamanda yanlis fotograflar.

Benimki ozlem mi, bu 30. yasini kutlayan yazarinki gibi ozlem mi derdim?  Degil.  Babam burada olsa da diz dize oturup muhabbet etsek, sacimi oksasa, kizim dese.. Yok bu degil, bizim iliskimiz boyle degildi. Kendim icin bir sey istiyorsam nagmerdim.  Onu olu degil canli istiyorum sadece.  Bana mezarinin fotograflari yollanmasin, o butun gun televizyonun karsisinda oturup sacma sapan programlar izlesin, Oktay ustanin yaptigi seyi anneme anlatsin istiyorum.  O yasadigi agrilari, istahsizligini, usumelerini, o son geceki vucudunun kontrolunu yitirme hissini ve yasadigi korkusunu hic hissetmemis olsun.  Iki sene onceye saralim, ve oradaki haliyle kalsin hep.  Ama Time Lord dostun olsa bile babanin olecegi varsa oluyor malesef, zamani geri sarip dondurmak diye bir sey yok.  Keske o hucreleri kanser eden neydiyse hic olmasaydi hayatinda, asbest veya her neydiyse.  Topragin altinda curudugunu bilmek, isminin mezar taslarina yazildigini gormek istemiyorum.  Farkli olsaydi.

Dusunuyorum, kendimi anlamaya calisiyorum, bu kederimi, uzuntumu anlamaya calisiyorum. Hani bir rasyonel zemine oturtabilirsem belki uzerimden atmak icin bir cozum bulabilirim diye.  Yok ama, hicbir mantigi yok.  Aylar sonra, artik olani kabullendim, normalize ettim diye dusunecek durumdayken boyle aglak zirlak depresif hallere girivermemin aciklamasi yok.   Hayat devam ediyor ama bazen cipasi yukari cekilmemis bir gemi gibi oluyor hayat, bir yere takili kaliyorsun, ittir kaktir zor gidiyor.  Zor gidiyor.  O cipayi cekmeye mi harcayacaksin gucunu, gemiyi ne pahasina olursa olsun yola devam ettirmeye mi?

Derken hayat devam ediyor iste.  Neredeyse her satirini gozyaslariyla yazdigim bu yazinin su noktasinda guluyorum.  Yazarken bir yandan da spotify’dan bir seyler dinliyordum (Tears in Heaven/Clapton, Crying/Orbison, Blue on Black/Shephard gibi depresif seyler).  Durdu, play’e bastim tekrar basladi, tam basladi yine durdu, yine bastim, caliyorken durdu.  Elimde telefon kocambey’e spotify’i mi actin diyecekken ondan mesaj “spotify mi caliyon?”.  Ayni anda ikimizin de bir seyler calmaya calisip birbirimizi durduruyor olmamiz komik geldi.  Boyle ufak tefek, sacma sapan seylerin, anlarin guzelligi, gulumsemesi, mutlulugu icin yasiyoruz.  Ya da gidince ardimizda kalanlar bunlarin anisi oluyor.

Hayat devam ediyor, cok dusunursen deli ediyor hem de.  Benim facebook’um yok, kocambeyinkine bakiyorum arada (es dostun bebe fotograflarini gormek icin dogrusu).  News Feedinde ardi ardina (hala) yazin evlenmis ciftlerin dugun-balayi fotograflari, bayram tatiline gidenlerden deniz-gunes-tatil manzaralari Kobane, ISIS, Ebola, Ferguson haberleri ile karismis durumda.  Acilar, felaketler, mutluluklar ayni anda yasaniyor.  Ates dustugu yeri yakiyor.  Bazen anlatmak da anlamak da mumkun olmuyor.  Ancak deneyebiliyorsun.  Bu da benim deneme denememdi.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s