Emmeyi/Memeyi Birakmak

Galeri

This gallery contains 4 photos.

Subat ayi basinda, kuzu 25 aylik olmusken yazdigim yazida o gun ilk defa kizimin hic meme istemedigini yazmistim.  Zaten Ocak ayi boyunca her emzirmem son olacak beklentisi icindeydim, nitekim o yaziyi yazdigim gunun onceki sabahki emzirmem sonuncuymus.  25 aylik emzirme maceramiz Subat … Okumaya devam et

Gece Emmelerini Nasil Kestik? – I. Bolum

Galeri

Gecen aksam bizdigi uyutup sonunda House of Cards’in ikinci sezonunu izlemek uzere TV’nin karsisina kurulduk.  Ben bir yandan da camasir katliyordum. Bebek monitoru onumuzdeki sehpada, ara ara gozum misil misil uyuyan bebise gidiyordu.  Monitore her baktigimda sartlanmis oldugum bir heyecan yasiyordum, … Okumaya devam et

Bir yanim mecburi gocebe (damn!)

Meshur yazarimiz edebi edebi “bir yanim hep gocebe” buyurmus.  Sanirsam icindeki dizginlenemez gezme duygusundan, bir yere ait olamama, kok salamama halinden dem vuruyor.  Bu halinden sikayet eder gibi gorunse de aslinda ovundugu, sevdigi, baskalarinin da bakip ozenmesini bekledigi bir sey bu “gocebelik,” bana oyle geliyor.  Yoksa niye her roportajinda “ay bir yere ait olamadim ayol”a gelen seyler desin, niye “bir yanim hep gocebe” diye ilan etsin ortamlarda, degil mi?  Neyse, konumuz meshur unlu mamullerisever yazarimiz degil.  Konumuz gocebelik.  Benim gocebeligim.  Bu yazarimizin aksine hic sevmedigim, hic istemedigim halde basima gelip duran gocmelerim.

Ben hem cok tutucu hem de cok evcimen bir insanimdir.  Tutuculuktan kastim, conservatism ama ideolojik anlamda muhafazakarlik degil, sosyal normlar ve geleneksellik anlaminda bile degil.  Sadece kendi hayatim ve duzenim sozkonusu oldugunda oldugu gibi kalsin, cok degismesin, rutinlerim belli olsun gibi seyler.  Atiyorum ben bardaklarimi mutfaktaki belirli bir rafa diziyorsam birisi gelip bambaska bir yere koymasin, yerim yurdum belli olsun, lukste gozum yok ama sahip oldugum seyler elimin altinda olsun.  Boyle seyler.  Evcimenlik ise yasadigim yeri –ilk basta zor gelse de- benimsemek, benim yapmak ve orada vakit gecirmeyi sevmeye geliyor.  Tabii ki ben de seviyorum soyle tatile cikayim, yeni, ilginc yerler goreyim, kulturel deneyimler edineyim, ufkum genislesin –ama bu kisa sureli gezintilerde donecegim bir evimin oldugunu bilmek isterim, oyle hayatini bir sirt cantasina doldurup kaplumbaga misali dolanan bir insan olamam.  Hal bu iken, benim devamli oradan oraya tasinmam, baska baska yerlerde yeniden hayatlar kurmak durumunda kalmam kaderin bir cilvesi degil de nedir?

Ben ortaokulun baslarindan beri diplomat olmayi hayal etmistim.  Universitenin ilk ya da ikinci yilinda okula bir disisleri elemani gelmisti, kendisi de konsolos ya da buyukelci idi.  Gittik dinledik adami, bu kariyerin nasil bir sey oldugundan sinavlardan falan bahsediyordu.  Bizim sinifta benim gibi diplomasi kariyeri hayal eden bir arkadasim vardi, onunla konusuyorduk bu sunumdan sonra.  Bu kariyerin gercek beklentilerini birinci agizdan duyunca ikimiz de vazgecmistik, benim icin asil caydirici etken her iki senede bir butun hayatini kokleyip (ingilizce’deki uprooting’tan chicken translate) yepyeni yabanci bir yere yerlesmenin benim bu tutucu ve evcimen karakterime ters gelmesi idi.  Nasil tasinacaktim o ulkeden o ulkeye?  Nasil alisacaktim?  Alismak sevmekten zor gelir bazi insanlara o eski sarkinin da dedigi gibi, ben de onlardanim.  Yeni bir yerin heyecanini, yeni guzelliklerini kesfetmeyi sevmek cok kolay, ama ya orada bir duzen kurmaya, orayi ev yapmaya alismak?  Bak hemen gayri ihtiyari “duzen kurmak” diyorum yine, bir yere gittigimde hemen orada duzenimi kurmak istiyorum cunku.  Saniyorum bu herkes icin bir ihtiyac degil, bir duzen oturtmadan da yasanip gidilebilir (bana cok uzak olsa da).

Neyse, konumuza donelim: o konusma sonrasinda diplomasiyi gecip akademiye yoneldim.  Doktora yapardim, sonra bir is bulurdum, minimum sayida yer degisikligi ile olayi bitirirdim.  Olaylar oyle bir gelisti ki “e ulan, madem boyle olacakti, diplomat olaydim?” der oldum.  Istanbul’daki evimden doktora icin ayrildigimdan beri 16 farkli yerde oturdum.  Bazilarinda 2-3 sene surekli oturma sansim oldu ama sadece 1 ay kaldigim yer de oldu, 3 ay kaldigim yer de.  Sadece 1 sirt cantasiyla bir yilligina orta asyalara da gittim, hayatimda ilk kez buzdolabi camasir/kurutma makinasi alip ev de duzdum.  Deneyimlerin her biri bambaska.  Tasinmalar ayri macera, ev/oda arkadaslari apayri maceraydi.  Ha diyebilirsiniz ki, su modern ve mobil zamanlarda her kes gocuyor oradan oraya.  Eminim oyledir.  Ama benim gozum hep Amerika’ya doktoraya geldiklerinde bir apartman dairesi kiralayan, doktora suresince o dairede yasayip sonra da mezun olup is bulduklarinda 20 km otede baska bir yere tasinan arkadaslarimda kaldi.  Sonunda 3. bir mekan olarak satin aldiklari eve tasindilar ayni muhitte ve sanmiyorum ki tekrar tasinsinlar bir yere.  Onlarin deneyimi benim idealimdi iste.

Su siralar yeni bir gocebelik icindeyim.  Bu blogun onceki yazilarinin bir kismini da yine boyle gecici bir gocebelik sirasinda yazmistim, okuyanlar belki hatirlar.  Kaliforniya’daki evimizden bir bavul ve bir kedi ile kocambeyin o siralar yasadigi bir dogu eyaletine, “guney” kulturunun kiyisina gitmistik.  Yine dogu kiyisindayiz 3 ayligina ama bu seferki eyelet kuzeyde, kulturu guneyden oyle farkli ki.  Birkac hafta once intikal ettik kedikiz ve ben, bir haftada sifirdan ev duzduk, yerlestik kiraladigimiz apartman dairesinde.  Buraya yerlesme maceramizdan, buralardan daha sonra bahsederim.  Bunca girizgahtan sonra asil yazmak istedigim butun bu gocmelerim icinde hala ozel bir yeri olaniydi.  Amerika’ya ilk gelisimi cok andim bu son bir haftadir, onu anlatayim diyorum.

Doktora programina kabul aldiktan sonra, o zamanlar internetin boyle etkili kullanimda olmamasinin da etkisiyle, hazirliklarimi vaktinde yapamamistim.  Lisansustu ogrenciler icin tahsis edilen evlere basvuru tarihini kacirmisim, aslina bakarsaniz oyle seyler oldugunun farkinda bile degildim.  Bolumdeki eski ogrencilerden birisi ile iletisime gectigimde o soyledi.  Onun tavsiyesiyle ust katlari 4. Sinif ogrencileri ve lisansustu ogrencilere tahsis edilmis bir yurtta yer ayarlamak icin girisimde bulundum.  Bu olumlu sonuclandi, lakin bu yurt derslerin basladigi gunden hemen once aciliyordu.  Benim ise uluslararasi ogrenci oryantasyonuna katilmak ve yabanci ogrencilerin yapmasi gereken diger turlu isleri (sosyal guvenlik karti almak, banka hesabi acmak, dil testine girmek vs.) yapmak icin en az bir hafta erken gitmem gerekiyordu.  Bu konuda da Turk ogrenci dernegi devreye girdi.  Onlari bir sekilde bulup (o zamanlar google yoktu, yahoo cok yeniydi!), iletisime gecip yardim istedim, sagolsunlar ilgilendiler.

Yola cikmadan once tek bildigim bir Turk arkadasin beni havaalanindan alacagi ve o sirada baska bir sehirde olan baska bir Turk arkdaslarin evine goturecegi, yurdum acilana kadar orada kalacagimdi.  Bunlar benim icin cok yeni seylerdi.  Yeni bir ulkeye, yeni bir kitaya, yepyeni ortamlara yelken acmis olmak yeterince yenilikti hayatimda, ama bunlarin otesinde ilk defa yalniz yasayacaktim, ilk defa bir basima kalacaktim.  Ben hep ailemle yasadim, anne-babamla ya da babaannemle.  Hep bi ev ortamim oldu, hep yemegimi yapanim oldu.  Ha yemek yapmaktan, ev isi yapmaktan az biraz anlardim ama bu isleri yapmam gerekmezdi genelde.  Ancak arada anneme fasulye temizler, sogan dogrardim, bazen toz alir, camasir makinesi doldururdum.  Ama kendime bakmaktan pek de sorumlu olmamistim o zamana kadar, kendi evim hic olmamisti.  Universitede yurtta veya ayri evde kalmis olsam buyuk ihtimalle cok daha rahat hissederdim bu baslayacak Amerika maceram hakkinda ama yabanci ulke ile beraber bir basinalik da tedirgin ediyordu beni.

Itiraf etmeliyim ki doktora icin Amerika’ya gelmeyi, butun bu tedirginliklere ragmen, cekici yapan mesleki sebepler kadar bu tedirginlik kaynagi da olan bir basina olma firsatiydi.  Kendi isim gucum olsa da evlenmeden babamin evinden ayrilmam pek mumkun degildi zira, ailede bir geleneksellik var.  Gelenekselligin otesinde “ne gerek var?” durumu da var.  “Yedigin onunde yemedigin ardinda niye baska eve cikacakmissin ki?”  derlerdi.  Kendi hayatimi yasama, ozgur olma ihtiyacimi hic anlayacaklarini sanmiyorum.  Bu ozgurlugu yasayabilmem icin bu doktora mukemmel bir firsatti ve bu deneyimin yoluma cikarabilecegi her turlu zorluga gogus germeye sartlamistim kendimi.  Evin rahatligini birakip buyuuuuk bir bilinmezlige dogru yolalmak kolay degildi, bu yepyeni ortama, bu yepyeni kulturun icinde bir “yabanci” olmaya alismak kolay degildi ama kararliligim da yerindeydi.

Bir (rakamla:1) bavul esyayla yola ciktim yeni hayatima.  Bu dusununce inanilmaz geliyor simdi, tum hayatini bir bavula sigdirmak?  Simdi de 1 bavul ile geldim dogu kiyisina ama 1 ev dolusu esyama donecegim 3 ay sonra.  Zaten o bir bavulu toplamalar sirasinda aklima geldi bu Amerika’ya gocus maceram hep, nasil yapmisim bravo bana dedim!  Bir bavul hayat!  Ogrenci bursuyla gecimimi saglayacaktim, basi sikistikca babadan para isteyenlerden olmamaya kararliydim.  Bu durumda “amaan ne goturecegim, aliveririm oradan” adamsendeciliginden degildi bu tum hayati 1 bavula sigdirmaca.  Mecburiyettendi.  O zamanlar ucaklarda agirlik limitleri falan yoktu diye hatirliyorum ama bir basima hava alanlarinda neylerde basedebilecegim miktari asmama niyetiyle toplamistim valizimi.

Chicago’ya kadar THY ile uctugumdan cok da bir yabancilik cekmemistim.  Pasaport kontrolu ve saireyi telase icinde halledip ic hatlara gecince Amerika’ya varmis oldugumun bilincine varmistim, hele hele de ic hatlardaki yolculugumda etrafimdaki herkes Amerikali, anonslar ve saireler de Ingilizce olunca birden buyuk yabancilik hissetmistim.  Hostes icecek ne istersiniz diye sora sora siralari ilerleyip yaklastikca onunla konusmak zorunda kalmamak icin uyuyor numarasi mi yapsam ne yapsam diye dusunmustum sonra “yok artik!” deyip kafamda tasarlamistim ne diyecegimi falan: tomato juice please!  Anadolu lisesiydi, Ingilizce ogretimli universiteydi derken Ingilizce ile yatar kalkar olmustum ama bu durumda olmak cok farkli bir seydi.  Derslerde kus gibi sakirdim, Amerikali hocalarla gayet catir catir konusurdum.  Ama iste durum gundelik dil olunca is biraz degisiyor, alanimla ilgili terminoloji ve saire tamam da, isin hosbes kismi zayif kalmis.  Tey tey teeey, o zamanlar ne Turkce altyazili orijinal dilinde cnbc-e dizileri, ne Amerikan dizilerini yayinlandigi gibi internetten indirip izleme imkani vardi, sinema filmlerinin cogu bile Turkce dublajli oluyordu.  Bunlara maruz kalmis olsam biraz gundelik dil, telafuz kapmis olurdum herhalde.  Benim sahip oldugum akademik olmayan dil –okudugum kitaplar haric- sarkilardan geliyordu.

Ayarlandigi sekilde Turk bir arkadas beni almaya gelmisti bu minik yerl ortabati (Midwest) havaalanina indigimde.  Cok yorgundum, uykum vardi, “Seni arkadaslarin evine goturmeden once markete gidelim biraz alisveris yaparsin” demisti.  Iyi ki aklina gelmis, yoksa sabaha yiyecek bir seyim olmayacakti.  Gittigimiz markette kendimi iyice “koyden indim sehire” hissettim.  Yani bizim de bir 3M Migros bir Carrefour gormuslugumuz vardi elbet, lakin bu –sonradan gordugumce- gayet siradan Amerikan marketinde cok fazla cesit vardi.  Mesela sut alayim dedim, bir suru marka vardi, her markanin tam yagli, yagsiz, 1%, 2%, yarim yagli vs cesitleri vardi, arti 1 galonluk ½ galonluk plastik ambalajlar, degisik boylarda kutu ambalajlar vardi, ambale oldum.  Turkiye’de de urunler sonradan bayagi cesitlendi ama her halikarda kisayollarim vardi: sut dedim mi x marka, salam dedin mi y markanin a cesidi.  E, bu markette her sey yabanci; markalar yabanci, cesitler yabanci, ambalajlar yabanci. “Sen daha iyi biliyorsundur” diye arkadasa danistim secimler icin.  Tam yagli 1 galon sut aldik, kocaman bir kutu Cherry Garcia dondurma, yumurta, ekmek, ve bunun gibi bir iki temel sey daha.  (O whole milk agir geldigi icin icemedim, sonrasinda yagsiz sut aldim hep; visne tadi bekleyerek aldigim Cherry Garcia da dahil cherry’li herseyden igrenirim hala bu ulkede, hic sevmem cunku visne degil deforme bir kiraz tadi var bu cherryli urunlerde.)

Ertesi sabah sutu icemeyip yaptigim yagda yumurta da rezalet olunca moralim bozulmustu.  Yumurta niye oyle kotu oldu onu hala bilmiyorum, saman gibiydi, yiyemedim.  O gun okulda islerimi hallederken civardaki bir AVM icindeki Arby’s den roast beef sandwich ve curly fries almisitim (o zamanlar Arby’s Turkiye’ye hic gelmemisti).  Curly fries ile ilk tanismam boyle olmustu.  Roast beef sandwich’i de biraz donere benzetmistim, sonra birkac kere doner hasreti cektigimde yine yemisligim vardir ama cok gecmeden “ne alaka ya!” deyip vazgecmistim o “amerikan doneri bulma” sevdasindan.

Bir yandan yeni bir sehre alismak, bir yandan yeni bir ulkeye alismak, bir yandan bir suru bir suru burokratik islemleri yapmak hep ayni gune tikistirilinca bayagi perisan olmustum.  Universite karti almak icin, sunun icin bunun icin siralarda bekliyordum, elimde bir suru dosyalar ve o dosyalarin icinde onemli onemsiz bir suru bilgi iceren brosurler, haritalar, otobus sefer kitapciklari, formlar.  Dusundukce bugun bile hafakanlar basiyor.  Bir yerde sirada beklerken etrafimdaki insanlarla (yabanci ogrenciydi herkes) bir muhabbetlere girmistim ama zaten cok girisken olmayan bencagiz bir de “Ben ingilizce bilmiyormusum yaaaaaa!” takintisiyla iyice cekingen hissediyordum.  Daha sonra onyuzbinmilyon kere gerceklesecek “Neredensin/Aksanin nereninki?” “Turkiye” “Aaa, Istanbul/Geceyarisi Ekspresi/ve saire ve saire” muhabbetlerin ilki orada gerceklesti.

O aksam miydi, yoksa bir sonraki aksam mi bilmem, bir aksam eve gelmis televizyonu acmis verilen dosyalarda cikan ivir zivira bakiyordum, yaptiklarim-yapacaklarim listesini guncelliyordum.  Televizyonda surekli bir hava durumu vardi, normal bir kanaldi, bir yayin olsa bile kesip kesip hava durumuna baglaniyorlardi.  Alttan firtina uyarisi olan ilceler listesi gecip duruyordu, ben hangi ilcede oldugumuzu bile bilmiyordum.  Dosyalardaki haritalara baktim, ogrendim, televizyona baktim, pencereden disariya baktim.  Hava kararmisti, evet disarida yogun yagmur ve sert ruzgar, simsek ve gok gurultusu vardi ama Turkiye’de de gorulen bir firtinaydi iste.  Hani filmlerde gordugum gibi bir kasirga, hortum bir sey gormemistim.  Verilen brosurlerde firtina/thunderstorm sirasinda pencerelerden uzak durun, siginaga gidin, siginak yoksa her seyi prizden cekip banyoya gidin orada bekleyin gecmesini falan diyordu.  Disariya bakinca endise edecek bir sey goremesem de icimi Turkiye’den gelir gelmez bir Dorothy olma endisesi sarmisti, ucaktan inince ayak basmistim Emerald City’e, daha nereye gidecektim? “Bu Amerika’nin firtinasi da daha siddetli oluyordur belki, boyle uyarilar devamli tv yayini falan bir bildikleri vardir herhalde” diye gittim banyoda oturmaya basladim.  5 dakika otur, 10 dakika otur, 15. Dakikada canim feci sikildi, “eeee ama!” dedim “baslatmasinlar firtinasina da.”  Gittim oturdum yine iceride odada, ama pencereden uzak 🙂

Bir iki gun sonra baska bir Turk arkadaslar beni aldilar kaldigim yerden.  Yakinda kendi yurt odama gececektim ama hala 1 valizden cikanlar (arti marketten alinan mamalar) disinda hicbir seyim yoktu.  Oradan ayrilip baska bir eyalete tasinan bir Turk arkadasa gittik.  Esyalarini verip veristiriyor ya da atiyormus.  Zavalli cocukcagiz, benim de daha sonra pek cok kez yapacagim tasinma islemlerinden birini yapiyordu.  O zamanlar craigslist falan da olmadigi icin tasinmalarda geldigin yerde ya da giderken yapilan esya alim satimlari da boyle kulaktan kulaga, es dost arasinda oluyordu.  Ondan yorgan, bir ufak tencere (pan daha dogrusu), bir tava, 6 kase 6 da tatli tabagi almistim.  Yurttaki oda arkadasim kendi catal kasigini kullanabilecegimi soylemisti sonra, ben de kendime yeni bir set almamistim.

Yurt enteresandi, odalar suit seklindeydi.  Ikiser kisinin kaldigi iki odanin ortasinda mutfak ve banyo vardi.  Odayi bir kisiyle, banyo ve mutfagi uc kisiyle paylasiyordun.  Kogus sistemi Turk universite yurtlarina gore cok daha iyi oldugu kesin.  Bu yurtlar lisans ogrencileri icindi aslen, bu yuzden devamli bir ogrencileri kaynastirma amacli aktiviteleri oluyordu.  Her katin bir asistani oluyordu, bunlarin isi ise aktivite duzenlemekti.  Benim oda arkadasim o eyaletin baska bir sehrinden bir kizdi, cok sevimliydi, baslarda beni sosyallestirmek icin bayagi girisimleri olmustu sagolsun.  Diger odada ise Hollandali ve Louisiana’dan kizlar vardi.

Oda arkadasimin bir ufak tv’si vardi, o sayede Amerikan televizyonunu tanima firsatim olmustu.  Piyasadaki dizilerin buyuk cogunlugunu hic bilmiyordum, diger tur programlari zaten hic bilmem mumkun degildi.  Arkadasimin hic kacirmadigi birkac dizi vardi, ben de onunla izler olmustum. Persembe aksamlarini pek severdim, NBC’de cok guzel bir dizi siralamasi vardi cunku o zamanlar.  Tam sirasini hatirlamasam da Mad About You, Seinfeld, Veronica’s Closet, Friends, Just Shoot Me ve ER.  Bizim kiz ozellikle Friends ve ER’i severdi.  Friends accayip populerdi, bu gundelik hosbeslerde hep muhabbeti donerdi, zaten hosbeste sorun yasamamin sebebi yapilan kulturel referanslari tam anlamamamdi.  E, Friends Turkiye’de gosterilmiyordu ne yapayim?

Friends demisken, ilginc bir notum var bununla ilgili.  Amerika’ya yollanmadan once “Ne gibi sartlarda yasayacagim belli degil, bir de bu dert olmasin” diyerek upuzun saclarimi kestirmistim.  Kuafore “yikamasi, sekil vermesi kolay, kullanisli bir model istiyorum” demistim.  Adam da kesmisti katli kisa bir model.  Amerika’ya gelip Friends izleyince anladim ki bu adam bana “the Rachel” kesmis meger!  Diziyi bir kere izlemesem de uluslararasi sac modasina hakim kuafor sayesinde bu unlenmis sac modeline sahip olmus ve oyle gitmistim Amerika’ya.

Sonraki sene yurttan cikip bir apartman dairesine gectim, kendi basima.  Sonraki sene Kaliforniya’ya tasindim.  Butun bunlar olurken hep bir “fazla esya edinmemem gerek, kolay toplanip kolay tasinabilmeliyim, onu alma bunu alma” sartlanmasi olusmus bende.  Ona buna verecek cok param yoktu ama bu cimrilikten degil gocebeliktendi.  Kucukken evcilik oynarken yogurt kaplarini kapaklarini kullanirdim, o gunlere geri dondum.  Yogurt kaplarini saklama kabi olarak kullanirdim.  Bir noktada (sanirim Amerika’ya gelisimin 5. Senesi falandi) artik canima tak etti, “Ben boyle yogurt kaplariyla yasamak istemiyorum, benim de saklama kaplarim olsun, benim de dogru durust tencerem tavam olsun” diye isyan ettim kendime.  Sonra da gidip cam saklama kaplari, pirinc seker vs. koymak icin porselen kaplar, bir de Teflon tencere seti almistim.  Sonra da –kullanissiz ve agir gelen porselen kaplar haric- oradan oraya tasidim aldiklarimi.  Tasininca ha bir kutu esya toplayip tasimissin ha 10 kutu, cok da fark etmiyor dogrusu.  Bu isyan ve bu esya edinme sanirim benim Amerika’yi benimsememin, buraya gercek anlamda yerlesmamin de baslangici oldu.  Her an bu yeni kitada bu yeni ulkede kurdugum hayati bir bavula tikip Turkiye’ye geri donebilme ihtimalimi yokederek yeni “ev”imi secmis oldum.

Son olarak sunu da soylemek isterim.  Bugun Turkiye’den kalkip ilk defa buralara gelecek genclerimiz icin her sey oyle farkli ki!  Bir kere internet yuzunden her seye daha bir hakimler, kulturel olarak Amerikan popular kulturune daha gelmeden adapte olma imkanlari var.  Sonra, IKEA var.  Ikea’nin 3-5 dolarlik plastik saklama kaplari olsaydi ben de yogurt kaplarina tamah etmezdim.  Ikea cok ucuza ev dosemeyi mumkun kildigi gibi, craigslist+ikea birlesince bir yerden ayrilirken istemediginiz esyalarinizi satip az biraz verdiginiz parayi geri alma imkani sunuyor.  Alirken “tasinirken cope atacagim” mentalitesiyle degil “giderken 3-5 kurusa okuturum” mentalitesiyle aliyorsunuz, arada fark oluyor.  Biz de buraya geldigimizde bombos bir daireye geldik.  Birer valiz esyamiz, bir kedimiz, bir de kedi geldiginde hazir olsun diye onceden alinmis kum kutusu, kum, mama-su tabagimiz vardi.  Iki gunde ev dizdik!

Dogu kiyisina geleli uc hafta olacak neredeyse, daha internet gecen hafta baglandi eve.  Bu yaziyi internetsiz gunlerimde wordde yazmistim, ama internet gelince bir turlu post etmedim nedense, kismet buguneymis. Sonraki yazilarda iki gunde ev dizmenin yani sira, internetsiz hayat, bunca yildir Amerika’da olup da  NYC’yi ilk defa gormenin heyecani gibi seylerden bahsederim.

PS.  Aylarrrrdir bir satir yazmayip, boyle hicbir sey olmamis gibi laylay yazi yazmak da bir blogcuya yakismiyor dogrusu.  Blogcu dedigin boyle bir yaziya “uzun zamandir bu blogu da ihmal ettim ama bik bik bik” diye baslamaliydi. Tum blog camiasindan ozur diliyorum uygunsuz giris gelisme ve sonuclarim icin.