Iyi Gun Dostu Olmak Istiyorum

Sarkilarda turkulerde hep ovulur, hep el ustunde tutulur ya kotu gun dostlari, bildin mi? Iste ben o kotu gun dostu sifatinin bir faydasini goremedim.  Mumkunse kotu gun dostlugundan iyi gun dostluguna terfi etmek istiyorum, saygilarimla arz ederim.  Mutsuz oldugunda bol bol derdini dinledigim insanlar baslarina iyi bir sey geldi mi onu da bir zahmet haber etsinler beraber sevinelim diyorum. Cok mu sey istiyorum?

Simdi soyle: Malum, uzaklardayim.  Arkadaslarimin, tanidiklarimin cogunlugu bulundugum yerlerde olmuyor. Gocebe hayatin bir getirisi bu, yillardir alistim artik.  Isin guzel tarafi tabii internetin varligi.  Benim bati yarikureye gocusumle beraber internet iyice yayginlasti.  Hatirliyorum ilk yillarda bilgisayar uzerinden konusabilmek icin ne taklalar atiyorduk, netmeeting denen gerzek otesi bir (microsoft?) programi vardi mesela.  Bu web tabanli iletisimin hizi bas donduruyor, simdi sesli goruntulu iyi kalite iletisim sip diye, cok kolay; skype denen sey ne muhtesem bir seydir mesela.  Bir de gunun cogu bilgisayar basinda gecince gayet ulasilabilir oldugumu dusunuyorum.  Yani arkadaslar nerede olurlarsa olsunlar bana  bir sekilde ulasabilirler, kullandigim IM programlarinda offline/invisible/away falan da takilmiyorum.

Durum boyleyken iletisim konusunda iki ilginc sey geliyor basima surekli.  Birincisi burada bahsedilen iyi gun dostlugu konusundaki cari acigim, ikincisi de devamli sitem yiyor olusum.  Bu ikincisine hic girmeyeyim, sinirlerim hopluyor zira, ilkinden bahsedeyim.

Dedigim gibi devamli bir onlineligim var, emaillerime de duzgunce cevap vermeye calisan bir insanim.  Ama basima birden fazla kez gelmis, ve gina getirtmis durum soyle gerceklesiyor.  Hipotetik olarak anlatayim: Benim bir arkadasim vardir, kendisinin bir sorunu vardir.  Bu sorun cesitli olabilir.  Ya yalnizdir, bekardir ve sevgilisi yoktur, yalnizliktan bunalmistir, ya platoniktir, icten ice birisini sevmektedir ama kendi kendine takilmaktadir, ya da bir iliskisi vardir ama sorunludur, her seyin rayina oturdugu mutlu bir iliski degildir, ve daha neler neler.  Yani kisaca, kotu gun modundadir.  Olan derdini anlatmak, icini dokmek ister.  Bu gayet anlasilir bir istek, insan konusmak istiyor derdi olunca, birisi de “vah vah kardesim” desin istiyor, yeri geldiginde “aslansin kaplansin” ya da “sana daha iyisi mi yok” gibilerinden yureklendirici konusmalar yapsin istiyor.  Buna itirazim yok.  Empatik bir insan oldugumu dusunuyorum, o acidan iyi bir dert dinleyicisiyimdir diye dusuuyorum.  Bayagi (birbiriyle) alakasiz kisiler dert doktuler bana zaman icinde, buna dayanarak dusunuyorum ki performansim cok kotu degildi herhalde bir dinleyici olarak.

Gerci, burada bir parantez acmak istiyorum. Online ortamlarda “dinliyorum” sinyalini verirsen anlatan o kadar cok ki.  Bak ben soran olmadan, okuyan sayisi tahminen bir elin parmaklarini gecmezken anlatiyorum burada!  Insanlarin hep bir derdi var, dinleyecek adam ariyorlar.  Ama isin bana garip gelen tarafi, daha yuzunu gormedigi, kisa bir sure once online tanistigi birisine icini hicbir filtre uygulamadan dokuverebiliyor insanlar.  Bu kadari benim basima gelmedi, cunku taniSmadigim kisilerden ince detaylar gelecegini sezince ben bir sekilde engelliyorum (galiba… bunu cok dusunmedim).  Neyse, bu cok dusunup tartmadan ic dokmeler sonradan o yeni taninmis online tanidik tarafindan bir sekilde ifsa edilince cikan mini rezaletleri zaman zaman okuyorum orada burada, ufak capli online mahalle kavgalari oluyor. Bana eglence oluyor ama sirri/derdi ifsa edilen kisi olmayi kimse istemez herhalde. Ic dokecegim diye dedikodu tanrilarina kurban gitmek de var yani (:  –kapa parantez.

Neyse konumuza, hipotetik ornegimize donelim.  Arkadasin derdi vardi ve ben dinliyordum.  Bu dert dinlemenin en kotu tarafi su: o dert neyse, gercekten dert olduysa karsindakine “ya birak yaaa!” diyemiyorsun.  Yani diyorsun da, o dinlemiyor.  Genelde o dert olan seye (yalnizlik, platonik ask, ilgisiz sevgili, yenmis kazik vs.) takmis oluyorlar, ayni hikayeyi on kere, yuz kere anlatiyorlar.  Ayni seyi her gun her gun dinliyorsun.  Bir yerden sonra bayiyor ama o kisi o olayi kendi kafasinda halletmedikce dinleyeceksin.  Sen yapma etme desen de i ih.  Bazen “yapma etme” diyorsun, eleman “haklisin, yapmicam” diyor, ertesi gun bir geliyor yine ayni sey.  Neyse, sabriniz ve arkadasiniza verdiginiz deger olcusunde cekeceksiniz. Arkadaslik, dostluk, kara gun dostlugu boyle bir sey.

Sonra isler degisiveriyor.  Eleman sevgili yapiyor, ya da sevgilisiyle arayi bir sekilde duzeltiyor, hayati guzellesiyor, kotu gunler geciyor, iyi gunler oluyor.  Arkadas adina seviniyorsun tabii.  Hatta su mulayim kulunuz gibi mantikli bir insansan, yeni sevgili yapmis bir arkadasin onu bir kenara birakip seninle online muhabbet etmesini beklemezsin.  Hele de bir sevgilisi olunca butun hayati o kisinin etrafinda donenlerdense hic hayir bekleme.  Bunu yadirgamiyorum, olur oyle.  Lakin daha once saaaaatttlleeerrrcceeeeeee seninle muhabbet eden dert doken insan birden bir selam bile etmiyorsa bence ayip ediyor.  Ama, ayip mayip, bunu da kinayacak degilim.

Asil kinadigim, “yaziklar olsun!” dedigim, beni ciddi derecede uzen, dert dinleyerek gecmis zamanima acimama sebebiyet veren sey su.  Bakiyorsunuz, derdi varken sizinle muhabbetinden kopamayan kisi dert yokolunca baska arkadaslarin muhabbetine kosar olmus.  Yani burada bahsettigim sevgili yapinca vaktini sevgiliye ayirdigi icin ihmal eden arkadas degil.  Dertsiz, iyi gunlerini paylasmak icin baska arkadaslarin secilmesi.  Bu durumda ben “dert anlatilasi kara gun dostu” o digerleri de “iyi gunlerde eglenilecek, beraber cosulacak gulunecek” dostlar, iyi gun dostlari oluyor.  E, sonunda o mutlulugu buldugunda paylastigin niye ben degilim ki?  (Burada sikayet ettigim seyin dogru anlasildigini, sozlerimde bir sitem olmadiginin da belli oldugunu umuyorum.  Kimsenin gereksiz yere ustune alinip uzulmesini istemem.  Kaldi ki, kimseye -hele de surayi okuyan bir avuc arkadasima- laf sokma gibi bir niyetim yok bunlari yazarken.)

Bu “sen kara gun dostusun, oyle kal”in en uzucu orneklerinden biri soyle gelisti.  Bir arkadasim var,  ki online ortamlarda tanisilmis biri de degil.  Cogunlukla ayri sehirlerde/ulkelerde oldugumuzdan online, ayni sehirdeysek de yuzyuze gorustuk yillaarrrr boyu.  Bazen sorunlu sevgilisinden, bazen yalnizligindan, bazen “onda bunda sundadir” arayislarindan bahsederdi, ben de dinler iyi hissettirecek bir seyler soylemeye calisirdim.  Sonra bir sevgili yapti, ve o noktada iletisim koptu.  Bir ara havadan sudan laflarken “aa biz bilmemkimle beraberiz artik, soylememis miydim?” dedi. Hayir soylememisti.  E sevindim ettim. Sonra ortak bir arkadasimiz ona emailini bana da cc’lemis, dugunden falan bahsediyor.  Hoh? Ne dugunu be? Kim evleniyor?  Bu arkadasim nisanlanmis, evlilik hazirliklari yapiyormus meger!?!  “Hayrola?” dedim saskinca, “Aaa, sana soylememis miydim?  Unutmusum demek ki!”

Sevindim onun adina tabii, ama kendi adima uzulmedim degil.  Koydu yani sozkonusu mutluluk paylasimi olunca unutulmak. Derdi olunca calinan kapi benimki ama nisanlanma, evlilik hazirliklari vs. mutlu durumlar sozkonusu olunca baskalari ile paylasiliyor, ben dolayli yollardan ve cok gec haberdar oluyorum.  Iste bunu anlamiyorum.  Bende bir gariplik var belki kimbilir.  “Sen de tam enayiymissin!” diye dusunuyor olabilirsiniz.  Ne bileyim, ben iste o cok ovulen, cok el ustunde tutulan kara gun dostu oldugumu dusunuyordum?

Selam, ben Cilgin Sapkaci ve ben bir kotu gun dostuyum.  Artik iyi gun dostluguna terfi etmek istiyorum!

Reklamlar

Turk Mutfagi

Gecen hafta dellendim, buradaki Turk arkadaslara (abla-kardes 2 kisi topu topu) aksama gelin tikinalim dedim.  Soyle bir “altin gunu”ne yakinsamakti niyetim, ama abartmadim, tadinda biraktim.  Iyi ki de oyle yapmisim, daha fazla cesit olsa hepsinden daha az yenecek ve daha cok sey artacakti.  Ozetle, minik simitler (kandil simidimsi), peynirli puf borek ve patates salatasi yaptim. Arkadaslar da  karisik filiz salatasi ve barbunya getirmisler, oh oh oh.

Iste o kandil simitleri ve borekler! (Bir fotogaleri mi yapmali ne yapmali!?! Turk basini standartlarina dusurmeyelim blogu neyse.) Bu arada fotograflarin kalitesi super degil, cunku bunlara yumulmadan once cok kasamadik, iphone’la cektim, isigi neyi ayarlamadigimiz icin los cikmis.  Yemek blogu degiliz kardesim, ne kasicam, biz yemek degil yeme bloguyuz, bizi taniyin kizim biz buyuz roaaggrr! Hehehe.

Neyse iste, aksam 6:30’da hazir olur demistim, kafadan hesap yaptim simitler, borekler, salata toplam kac saatte hazir olur diye. 4:30 muydu neydi hamura giristigimde.  Iste o noktada birkac sey gecti aklimdan:

1. Eger bir sekilde “karisik” bir ciftin cocugu olsaydim, yani ebeveyinlerimden biri Turk olmasaydi, Turk olanin annem olmasini isterdim, cunku evde Turk yemeklerinden mahrum kalmak istemezdim.  Simdi burasi biraz cinsiyetci oldu, sanki kadinlarin gorevi yemek pisirmektir sanrisini desteklercesine.  Bizim evde yemekleri annem pisirdigi icin oyle, “yemek isini iyi beceren ebeveynimin Turk olmasini isterdim” diyebilirim daha genel olsun diye, anladiniz siz derdimi.  Ama soyle de bir sorun var: annem yemek yapmayi guneydogu mutfaginin ustasi babaannemden ogrenmis, yani babam yabanci olsa buyurken yedigim o guzelim yemekler yerine anneannemlerin oralarin daha yavan buldugum yemekleriyle buyumek zorunda kalirdim. Ulan, bir fikir egzersizi yapacagim alti ustu, onu bile elime yuzume bulastirdim.  Evde Turk(iye) yemekleri yiyerek buyumek bence bir ayricalik.

Simdi, bu belki cok iddiali oldu. Cin, Fransiz, Meksika vb. mutfaklar var gayet zengin, lezzetli.  O elemanlar evde ne pisirip yiyor bilemiyorum, cunku ancak “cin restorani”na gittim ben.  Hong Konglu bir ev arkadasim vardi, ev usulu Cin yemegi onun pisirip yedikleri olamaz, inanmam.  Kizimiz mutfaga pek asina olmayan tikimsi bir Cin asilli genci temsil ediyordu daha cok.  Ama bir Alman, bir Ingiliz, bir Amerikan ev yemeklerine Turk ev yemekleri hem cesit, hem lezzet, hem de besin degeri acisindan bin basar, bence bu boyle.

Amerikalilar yemek hazirlamak icin “fix” kelimesini kullaniyorlar. Tamir etme, kotarma gibi anlamlari var. “Hop hop hop aksam yemegi hazirrrrr!” seklinde.  Biz de is guc derken cogunlukla bu sekilde “hop hop hop” yapiyoruz ama yine de makarna uzerine kavanozdan domatesli sos dokuvermiyoruz haftanin 5 gunu.  Her gece Turk mutfagi klasiklerini masaya servis ettigim falan yok (nerdeee) ama annem yapardi, ben onlari yiyerek buyudum.  Mustakbel bebelerim icin uzgunum, anneanne yoksa alengirli yemekler yok, ama yine de Amerikali arkadaslarindan daha sansli olacaklar.

2. Bu uc cesiti 2 saat kadar bir surede hazirlayacaktim ya, iste hamuru simitcikler haline getirirken kendimi Yemekteyiz yarismasinda gibi hissettim bir an.  “Nasil, Cilgin Hanim, sofrayi 6:30’a kadar hazirlayabilecek misiniz?  Bakalim Cilgin Hanim sofrasina ne tur cicekler  secmis, ne renk boncuklar serpistirecek?”  Yarismayi birkac kez Tr’da izledim annemlerle, oradan biliyorum.  Ve acikcasi izlerken sasiyorum, cunku, annem mesela bir gunde bilmemkac cesit yemek hazirlayabilen bir kisi, benim de bol cesitli yemek daveti yapmisligim var tek basima (ki annem kadar becerikli degilim).  Bu insanlar niye beceremiyor, iki ayaklari bir pabuca giriyor ki? Tam kavrayamadigim bir seyler var herhalde yarismada.  Ama en guzeli, tabii ki, yetistiremezsem gelenlerin sofrayi kurmaya falan yardim edeceklerini bilmek.  Nitekim, sofrayi kurmaya ve salatanin sosunu dokup karistirmaya yardimci oldular.  Yemekteyiz bence guzelim ailevi/dostane sofra kulturunu kavga/gurultu/dusmanlik/kurnazliga cevirdigi icin cok itici.  Yemek hazirlama telasesi kismini seviyordum ama kapi calindigi anda cekilmez oluyordu.

3. Yine annem.  Altin gunlerine katilirdi annem, ama gordugum kadariyla artik gunlerde servis edilenlerin icerigi de degismis.  Ben kucukken bayagi cilgindi.  Pogaca, borek, kisir, mercimek koftesi, kurabiye, yas pasta, bilmemne cesit tatlilar, zeytinyagli sarma, elmali pasta… Bir tabakta en az bir 5-6 cesit olurdu.  Ortaliktaysam anneme yardim ederdim ama isin cogunu yine o yapardi.  Anneme yardima da kisiri islatmakla baslamistim, hey gidi. Bir de cok guzel sarma sardigimin kesfedilmesiyle o is bana yikilmisti. Ama mesela, nasil yapildigini gorsem de annem hic borek yapmama izin vermedi, hele hamur yogurmama veya hazirlanmis hamurdan pogaca, simit vs. yapmama izin vermedi.  Keki sadece karistirirdim, malzemeleri falan o koyardi.  Bu yuzdendir ki, birden ana yuvasindan ucup yalniz kaliverince hamur islerine bir sure veda ettim.

Sonra yavas yavas fillo dough‘dan borek yapmayi kivirdim (ama sevmiyorum bu yufkalari), sonra hazir hamurlardan (pillsbury) pogacalar, ve bugun dahi severek yedigimiz, super de kolay olan milfoy hamuru boregi yaptim bol bol.  Lakin, kendim hamur yogurmadim pek.  Kekle, tatliyla aram yoktu zaten de pogaca vs. olsa super olurdu.  Sonradan sonraya o ise de giristim, artik milfoy disinda hazir hamur almiyoruz.  Kocambey de masallah becerikli o konularda.  Su anda ekmegimizi cogunlukla evde kendimiz yapiyoruz.  Kocambey kendisi sifirdan yapiyor, ben ona cesaret edemedigim icin makinayla yapiyorum.  Gecenlerde simit olayini da kivirdik, artik sirtimiz yere gelmez.

Annem ve altin gunune geri doneyim, konu dagildi.  Cogunlukla kendisi yapiyordu hazirliklarini.  Bir gun onceden zeytinyaglilar hazirlanir, sarma mesela misafirlerin ogleden sonra 2’de gelecegi gunun sabahi sarilmaya baslanmaz.  Ama borekti, kekti, hele hele kisir ve mercimek koftesiydi o gun hazirlanmali ki taze olsun, sicak olsun.  Yapardi valla hatun.

Bu altin gunlerine ben genelde okulda vs. oldugum icin denk gelemiyordum.  Ama dusununce, ev hanimlarinin giyinip suslenip, topuklu ayakkabilarini giymek icin bahane olan bu ev gezmelerine gitmeleri bayagi surreal geliyor.  Giyinip suslenmeyi kadinlarin erkeklere kendini begendirmek icin yaptiklarini one surenler icin bir “yok yeaaa!” adeta bu toplantilar, zira kadinlar birbirlerine begendirmeye calisiyorlar kendilerini.  Lop lop giderdi onca karbonhidrat deposu vallahi, tabaklar bosalir ikinciler bile yenirdi.  Artanlardan da evdekilere yollanirdi, ki gune gitmis anneyi merakla bekleyen “bu da okuldan gelmis hani bana hani bana demis” cocugu anlarim az degildir.  Baskasinda pisen yemegin tatliligindan midir, o kadar degisik ve guzel seyi bir tabakta birarada gormenin zevki midir bilemem, uzeri bir kagit peceteyle ortulu o tabagi annem uzatinca sanki taclandirilma torenindeki kralice adayi gibi hissederdim.  Tabagi alinca da tabii abiyle babayla paylasma zorunlulugu vardi.  Ne varmis ne varmis diye bakip, “first comer’s advantage” kullanarak en guzel seyi (mozaik pasta!?) goturme cinligi yapmisligim da vardir.  Zaman icinde komsular arasinda mutfak becerisi ayrimina da gidiyor insan, X teyzeden gelen tabaga heyecanla atlarken, mutfagi zayif Y teyzeden gelen tabaga “hmpf” diye gozucuyla bakabiliyor.

Artik o dolu dolu tabakli gunler yok.  Kadinlarin daha mesgul olusu belki bir etken, ya da annemin neslinin yaslandigi icin bu mutfak maratonunu kaldiramamasi.  Ama bence en cok “saglik” ve “imaj” derdi.  Cikan kolesterollerle, “ay basenim de iyice buyudu”lerle veda ettiler mozaik pastalarina, bol tereyagli kurabiyelere.  En son gordugumde, maksat muhabbet ve para biriktirmek olsun diyerek “simit” gunu duzenliyorlardi!!!  Bizim gibi oyle evde yapma simit de degil tabii ki, her gun sokaktan gecen simitciden aliyorlar simitleri.  Tabakta simit, peynir, domates, yaninda cay, oyle gun yapiyorlar.  Ha simit peynir domates uclusu candir, ugruna ne cok ic cekmisligimiz vardir ama yani mazimizdeki gun tabagi ile ogrenci kantini menusu farkli olmaliydi.  Devrin ve Celik’in degistigi bir surecte altin gunu fenomeninin, verilen mamalarin da degismesi belki de degismeyen tek sey degisimin kendisidir onermesine bir kez daha “Chapeux!” cekip boyle nostaljik kelamlar edebilmemiz icindir.

Iste, ben de altin gunu diye yola cikip uc (+ gelen 2=5) cesitle sofrayi tamamlamistim.  Ama Allah icin simitler de borek de guzeldi. Filizler zaten super enteresan ve cilginca saglikli/besleyici.  Hic fena degil!  Biraz fazla karbonhidrat yuklemesi oldu ama, arkadaslara soz vedim, bir dahaki sefere (bu haftasonu?) daha saglikli besleyici takilacagim bir altin gunumsu yapacagim.  Kisir, mercimekli kofte mesela bu kriterlere uyuyor.  Ama demin mozaik pasta dedim, canim cekti, bir de ondan?

Son olarak, aslinda bu yaziyi yazmak icin asil durten, gecen Cuma’dan ve yillar oncesinden onca seyi buraya dokturen seye gelelim: Anthony Bourdain denen bir eleman var, orayi burayi geziyor, durmadan yemek yiyor, bu sefa pezevenkligini de program diye yayinliyorlar!  Bu elemanin Istanbul maceralari gecenlerde yayinlandi, Turkiye’deki arkadaslar bile facebook’larina post ettiklerine gore belki cogunuz biliyorsunuz, izlediniz.  Izlemediyseniz iste ilk parcasinin linki, gerisi de alakali videolardan buluna.  Dun aksam bu bahsettigim arkadaslara gittik, yayinlanan bir tekrarini izledik hap beraber.  Herif yiyor, yiyor, ha babam yiyor. Lahmacun yiyor, bal-kaymak, sucuklu yumurta yiyor, kebap yiyor, doner durum yiyor, sakatatlar yiyor, midye dolma yiyor… hep yiyor.  Ve biz her agzini acisinda ya yutkunuyoruz, ya “yapma beee!” diye isyan ediyoruz, ya adama sovuyoruz, ya “ah ulan ah!” diye ic cekiyoruz. Her izleyen Turk bizim gibiydiyse adam saglam kufur yedi bu bolum yuzunden kesin! Gecen yaz Turkiye’deki gunlerimde (topu topu 20 gun) hep hastaydim, hic dogru duzgun bir sey yiyemedim.  Kocamkisisiyle karar verdik, eve donerken liste bile olusturmaya basladik, bu yaz Turkiye’ye gidince dibine vuracagiz, iki kurus servetimizi lokante masalarinda birakip fesat geciren midelerle kalkacagiz, 10 kilo almadan donmeyecegiz geri! Bouhuhuhu.  Yani tamam, memleketimizin lezzetlerini burada da bulmaya, yaratmaya calisiyoruz ama yani bir doner, bir iskender, bir midye dolma olmuyor olamiyor.

Ozetle: mutfagi boyle guzel, boyle zengin bir memlekette dogup buyumus olmak buyuk sans, gel gor ki ondan uzak yasamak da bazen eziyet olabiliyor.  Blogun ismini “Genc Gurbetcinin Acilari” diye degistireyim mi ne yapayim, of!

Tokatci Hikayeleri #1

Aslinda yazacagim bir sonraki yazinin dun biyolokum’un isyankar yazisindan aldigim feyzle, Sorunlu Ogrenci Profilleri #2 uzerine olacagini dusunuyordum. Kismet yeni bir seriye baslamakmis.  Tokatci hikayeleri serimize hos geldiniz!

Tokatci’yi bilir misiniz? Kemal Sunal’in guzel filmlerinden biridir, cocuklugumda otobus yolculugunda izlemistim ilk (nostalji!).  Dolandirici demek argoda, ingilizcesi scam(mer) olarak geciyor.  Ortalikta insanlarin safligini (salakligini saftronikligini demiyorum, normal safligini) firsat bellemis dolandiricilar o kadar cok ki.  Siradan bir insan olan benim bile karsima pek cok kez cikti degisik versiyonlari bu dolandiricilarin.  Burada benim veya tanidiklarimin basimizdan gecenleri yazayim da benzer durumlarla karsilasan olursa gozu acik olsun. Benim basima gelenlerde beraberce gulebiliriz de.

Tokatci hikayeleri serimizin ilk hikayesi Green Card (yani Amerika’da oturma ve calisma izni veren yesil kart) cekilisi ile ilgili.  Sabah bir arkadasimdan email geldi, hosbes eski gunlerden bahis vs. derken green card lotaryasina katildiklarindan bahsetmis. Gelen bir email uzerine “neden olmasin?” demis, emaili yollayan kurum araciligiyla basvurmak icin bilgilerini yollamis, ucretini odemis. Bir de “daha fotograf yollamam gerek” demis. Ha bu kurum eger GC cikarsa ucak bileti hediye ediyormus. Arti, baska bir Turk sirketi de telefon edip “basvuru yapmissiniz cikarsa islemlerinizi biz yapalim” diye telefon etmis.

“Eyvaah eyvah eyvah!” dedim.  Cekilisle GC verilmesi bayagi super bir sey. Amerika’da yasayip da bir GC’i olmadigi icin zorluk yasayanlara sorun.  Mesela akademik arastirmayla istigal edenler neredeyse butun arastirma fonlarina, burslara sadece vatandaslar ve yesil kartli yerlesiklerin basvurabildigini bilirler ve bu kategorilere girmiyorlarsa bol bol kufrediyorlardir.  Bence Amerika’da yasayan veya yasamayi dusunenler sansini denemeli. Diger basvuru yontemlerinde yillarca suren GC basvurulari lotarya cikarsa birkac ayda halloluyor.  Ama iste boyle bir firsati degerlendirmek isteyenleri yolmaya calisan firsatcilar da cok oluyor.

Birincisi, bu yesil kart basvurulari kesinlikle ucretsiz. Amerikan disisleri bakanligi web sayfasinda online bir form doldurup orada belirtilen sekilde fotograf yukleyerek yapiliyor.  Basvurular ekim sonu, kasim basi aciliyor, 1 ay kadar acik kaliyor.  Sonrasinda da biraz onceki linke giderseniz goreceginiz gibi “su anda basvurular kapatilmis durumda” falan diyor.  Yani arkadasim “daha fotograf yollayacagim” falan dediginde “nasil ya?” dedim ben.  Oyle basvuruyu onden yollayayim, fotografi sonradan yollayayim olmuyor ki!?  Ayrica .gov uzantili olmayan hicbir sayfaya guvenmemek gerekiyor, kesinlikle.  Ismi greencardlottery.com vs. olan hicbir yere tamah etmeyin. .gov olacak (hatta yukaridaki link olacak, o kadar basit).

Bu sirketler ne yapiyor? Bu basvuru formunda istenen bilgileri sizden alip basvuruyu kendileri yapiyorlar herhalde.  Ama yapip yapmadiklarini bilmeniz mumkun degil, cunku devletten kimseye “basvurdunuz, basvurunuzu aldik” diye bir onay gelmiyor.  Arkadasim basvurusunun yapildigini saniyor ama halbuki basvuru falan yapilmamis (fotografsiz olmuyor zira).  Parasini vermis ama en iyi ihtimalle 2010 yili cekilisine katilimi kacirmis, ve en kotusu bunun farkinda degil.

Bu sirketten arkadasi arayip konusmuslar ustelik, ne bileyim artik ne istiyorlarsa.  Ama basvuruyu yapacagiz diye aldiklari paranin otesinde kredi karti bilgileri, kimlik bilgileri vs. pesinde olmalari da mumkun. Goruldugu uzere, arkadasin bilgilerini baska bir sirketle paylasmislar bile, ki arkadasa “kazanirsaniz biz yapalim islemleri” diye telefonlar gelmeye baslamislar bile.  Kazanirsaniz yapilacak islemler cok kolay, hic gerek yok oyle araci sirketlere ve sairelere bu arada.

Ben arkadasin verdigi sirket ismini google’da bir aratmaya kalktim daha yazarken “…. scam” diye cikti. Cikan sonuclar da hep “amman haaa!” diyen turden.  Guvenmeyin, bir elinizi kaptirdiniz mi kolunuzu aliyorlar telefonlar emailler gelip duruyor, basvuru yaptiklari bile belli degil falan demisler.  Ah be arkadasim dedim, anlattim durumu.  En cok da basvuru yaptigini sanip hayaller kurarken ortada basvuru falan olmayisinin sebep olacagi hayal kirikligi icin uzuldum.

Simdi bu tur “scam”lere dusmemek icin dikkat edilecek seyler:

1. Email adresinize sizden habersiz/bilmediginiz yerlerden gelmis emaillere kesinlikle guvenmeyin.  Acmayin bile.  Actiysaniz emaildeki hicbir linke tiklamayin, asla cevap vermeyin.  Tiklamamaniz gereken linklerden biri de “unsubscribe” yani beni email listesinden cikarin linki.  Cevap verdiginiz, linke tikladiginiz anda email adresinizin kullanimda oldugu belli oluyor, sonra satiliyor ona buna.  Bu emaili kullandiginiz programin/email servisinin filtreleriyle spam olarak isaretleyin ve bir daha o adresten gelen emailler direk cope gitsin, gormeyin.

2. Oldu da adamlarla iletisime gectiniz, olayin farkina vardiginiz noktada iletisimi kesin, telefonlarina cevap vermeyin, israrla ararlarsa sizi “better business bureau”ya sikayet edecegim diye tehdit edin. Basvurumu yaptiginizi nerden bileyim falan diye sikistirabilirsiniz ama once proses hakkinda kendinizi bilgilendirmeniz lazim.  Kredi karti bilgisi verdiyseniz, kredi kartinizi/numarasini degistirmeyi dusunebilirsiniz.

3. Boyle sirketlerin web sayfalarini inceleyin.  Kayitli oldugu yer neresiymis, guvenli bir web sitesi mi vs. takip edin. Houston’da oldugunu soyleyip Guney Afrika’ya kayitli bir web sayfasina guvenmeyin! Web sitelerinde sirketi degerlendiren, sirket icin yorum/feedback yazanlara guvenmeyin. Aay superler sayelerinde Green card kazandim falan diyenlere inanmayin.  Bu tokatcilarin yalanci hesaplar acarak kendilerinin yazdigi seyler bunlar. Green Card cekilisine kimsenin mudahale etmesi mumkun degil, hicbir sirket sansinizi artiramaz, kazanacaginizi garantileyemez. Bu tur iddialar tamamen yalan, kacin hemen.

4. Kesinlikle google’da bir aratin sirketi.  Sirketler degisik isimler kullanabiliyor: atiyorum faturasinda bir isim, emailinde farkli isim kullaniyor (ki bu da bir “dikkat!” uyarisi aslen).  Bu isimleri aratin.  Cok buyuk ihtimalle sutten agzi yananlar internette bir yerlere bunun sikayetini yapmis olacaktir.  Amerika’da “better business bureau,” Turkiye’de “sikayetimvar.com” gibi web sayfalari bu sikayetleri degerlendiriyor.  Ayrica benim gibi basina gelenleri anlatanlar, ya da direk bu “scam”leri aciga cikarmak icin olusturulmus forumlar var.  Bunlari dikkate alin.

5. Her ne ise yapmak istediginiz sey, o konuda onceden bilgilenin.  Bunu demesi kolay, ama insan ihmal ediyor. Ben de bunu ihmal ettigim icin tongaya dustum itiraf edeyim ki (anlatacagim sonra iste #2, #3 devami var yani hikayelerin).   Elimizin altinda internet var ve bu bilgilere ulasmak cok kolay.  Atiyorum bir green card basvurusu nasil yapiliyor, bunu ogrenmek cok kolay.  Bunun masrafi neymis ogenebilirsiniz, o zaman (bedava oldugunu ogrenince) “ya niye ustune para vereyim bu kadar kolay 10 dakikalik is icin” diyebilirsiniz. Veya 1 aylik basvuru penceresi oldugunu bilirsniz kapandiginda hala “basvurunuzu yapicaz” diyenlere supheyle bakarsiniz.

6. Bilenlere sorun!  Ben artik -yedigim darbelerden olsa gerek ehhe- daha once o isi yaptirmis arkadaslara sorup onlardan referans aliyorum.  Kendim birilerini bulmaya calismiyorum asla.  Bu arkadasim da bu islere girismeden bana sorsaydi engellerdim onu, basvuru soyle yapiliyor derdim.  Biliyor benim bu isleri bildigimi, niye sormamis bilmiyorum. Keske sorsaymis.

7. Son olarak (simdilik), birileri size bedava X verecegini soyluyorsa (bu ornekte lotarya’yi kazanirsaniz bedava ucak bileti) kosarak kacin.  Amerika’da dogru olan bir sey varsa o da “There’s no free lunch” diye ozetlenen hicbir seyin bedava olmadigi ilkesi.  Kimse babasinin hayrina bedava bir sey vermiyor (istisnalar haric ama benim anlattigim tur islerde kesin dogru).  Adam senin basvurunu yollamiyor ki, cekilisi kazanamayacagin ve sana bilet vermek zorunda olmayacagi kesin. Oraya oyle bir yem atmak kolay tabii.  Ha diyelim aslinda basvuruyu yapiyorlar.  Basvuranlardan cok az bir kismi kazaniyor zaten.  Kazananlara bilet almasalar ne olacak?  Bence bilet falan yalan tabii.  Dedigim gibi “bedava/free/gratis” gibi laflari gorunce direk ters istikamette maksimum hizla kosuyoruz (ya da emaili direk cope yolluyoruz, browseri kapatip cache ve cookie’leri temizliyoruz!).

Simdilik bu kadar, aklima bir sey gelirse ekleyebilirim.  Bakmayin boyle bilmis bilmis sunu yap bunu yapma dedigime, aci tecrubelerle edinilmis bilgelik bunlar. Akilli olsam anlatacagim diger hikayelerdekileri yasamadan bu sonuclara vakif olurdum, her seferinde aklim basima geldiginde hissettigim kadar SUZME SALAK hissetme ve okuyanin gozunde de o imajla kalakalma pahasina yazarim birer birer.

Bir musibet ve bin nasihatin makus iliskisini siz bu yaziyi okuyunca bozmus olun diye umuyorum! Maksat kamu hizmeti 🙂

Bildigim bilmedigim

Hani bir laf var ya “Bildigim tek sey hicbir sey bilmedigimdir” diye, baktim Sokrates’e atfediliyormus. Cok alcakgonulluymus kendisi, acaba elini omzuna koyup “yapma be Sokratcigim, sen de bir iki bir sey ogrenmissindir su fani hayatta” diyen dostlari var miydi? Neyse, sulandirdim meseleyi, adamin derdi daha felsefiydi tabii, onlara hic girmeden direk teget gecelim.  Benim asil ilgimi cezbeden cokbilmislik.  Itiraf ediyorum, icten ice bir kiskanclik duyuyor olabilirim bu “ben her seyi bilirim” havasindaki insanlara. Sahsen ben beceremiyorum o “hmm, bu dag cok alcak, benim yarattigim daha yuksek olur” modunda dolasmayi.

Ne zaman karsima bir cokbilmislik ornegi ciksa nedense aklima Cabo San Lucas’taki Amerikali turistler gelir.  Cabo San Lucas Baja California yarimadasinin en uc noktasi olan, cogunlukla Amerikali turistlere yonelik bir tatil beldesi.  Marmaris’in Meksikancasi gibi gelir bana.  Fi tarihinde benim de ucum bir sekilde orada cikmisti.  Acik havaya atilmis masalari olan bir yerde yemek yiyoruz bir aksam. Birden bir yerden bir Amerikali turist, gayet rahat garsona sesleniyor “El cheque por favor!” Garson durumu garipsemiyor, alismis olsa gerek, getiriyor hesabi adama. Adam acaba “ya kivirdim iki gunde Ispanyolcayi!” diye sevinmis midir bilmem.  Ama o “el cheque por favor!”da, gayet bir kendine guven vardi.  Ingilizce “Check, please!” diye hesap isteyen eleman, Ispanyolca ingilizce’nin uzantisiymis gibi “el cheque..”  diye cevirmeyi uygun gormus, ama Ispanyolca’da cheque banka ceki iken hesap istemek icin “la cuenta, por favor” demek gerekiyor.  Garsonlar alismislar muhtemelen, bu herif benden niye cek istiyor demeden hesabi goturuyorlar. Adam da muhtemelen el cheque diyerek hesap istedigine inanmaya devam edecek.

Burada tabii “hahaha, ben biliyorum ne oldugunu, dangalak Amerikali turist bilmiyor” gibi bir cikarim yapilmasini istemiyorum, iki gidim Ispanyolcamla boyle bir iddia komik olurdu. Aslinda belki soylemek istedigim tam da bu iki gidim, yalapsap bilgiyle cilginca iddiali olmak, hatta bu iddiayla baskalarina ustunluk taslamak (arrogance yani).  Bu turist ornegi tam karsilamiyor belki ama etrafta oyle cok ki bu iddialilik. Herkeste cok bende cok yok diye eksik hissediyorum kendimi vallahi.

Sanirim biraz ortalamanin ustu etkisi’nden kaynaklaniyor bu iddialilik.  Cogu insan kendisini ortalamanin ustunde degerlendiriyor ya? Eger ortalamanin ustundeysen, cogu insan da senin altinda oluyor artik degerlendirme yapilan kategori neyse onda.  Bu durumda ortamda en uzaga kim iseyecek gibi bir durum varsa “bence ben ortalamanin ustundeyim, bu diger elemanin benim iseyebilecegimden uzaga iseme ihtimali %50den dusuk, o zaman?” diyerek iddiali tavirlara girebilir.  Ama iste, yanlis bir kabullenme ile baslayinca, sonuc da yanlis oluyor.  “Ortalamanin ustundeyim” diyen herkesin ortalamanin ustunde olmasi mumkun degil, istatistiki olarak cogu sey normal dagilima sahip dogada.  Atiyorum bir populasyondaki insan boylari normal dagilima sahip.  Bu insanlarin yuzde 80’i cikip benim boyum ortalamadan uzun diyemez.

Neyse, benim nacizane fikrim, bu ortalamanin ustu etkisiyle minik minik megalomaniler olusuyor, sonra da bu her seyi ben bilirim havalari, iddialilik.

Alakali olsa da farkli dinamikleri olan ikinci bir ihtimal ise suursuzluk.  Kendinin ortalamanin neresinde oldugunu dusunmuyorsun, karsindakinin nerede oldugunu dusunuyorsun.  Karsindakinin oldugu yer hakkinda cikarim yapip kendini ona gore konumluyorsun ve “iyyy siz ne cahilsiniz, ben ne cok sey biliyorum halbuki” tarzi bir cokbilmislige giriyorsun. (Sen degil cicim, genelliyorum, ustune alinma hemen.) Eger suursuzun tekiysen, karsindakinin durumunu konumunu duzgunce degerlendirmen mumkun degil. Karsinda Einstein olsa “aptal sen de, git su sacina basina bir ceki duzen ver de gel, birak lise 2 fizigimle ben tartisirim kuantum fizigini!” dersin suursuzsan.

Bununla direk alakali olmasa da hastasi oldugum bir suursuzluk cesidi var: kult filmler/kimsenin bilmedigi super filmler gibi basliklara “eternal sunshine of the spotless mind” yazmak, yeni tinilar kesfetme aparati’na “sting-shape of my heart” post etmek gibi seyler.  Bilumum sosyal networkte “favori filminiz” kismina ESOTSM yazmazsan dovuyorlar gibi bir durum varken “kimsenin bilmedigi”?  Etrafindakilerin neyi bilip neyi bilmedigi konusunda boyle suursuz olursan kendi bildigini kocaman sanman normal tabii.

Yanlis anlasilmasin, “bence soyle” diye ortaya cikmanin, bir iddiada bulunmanin hicbir kotu tarafi yok.  Benim tepki gosterdigim fikir/gorus/bilgi vs. ortaya koyarkenki tavir, iddiayi ortaya koyarkenki asiri iddialilik, alternatifin dogru olacagina hic ihtimal vermeme uzerinden, “siz ne bilirsiniz ki?” soslu karsindakini kucumseme.

Simdi okuyan da diyecek ki “Ah yavriim, biri sana tavir mi yapti, ustunluk mu tasladi?” Yok valla. Oyle aklima geldi dururken dururken.  Bu arada, ben sahsen oyle ego manyagi iddiali bir insan oldugumu dusunmuyorum, ama karakter olarak mesafeli biriyim (sosyal beceri acigim var).  O yuzden de saniyorum kendini begenmis, burnundan kil aldirmaz biri seklinde algilaniyorum.  Lisedeyken uzulurdum bu duruma, ama simdi “oyle algilaniyorsam oyledir napalim amaaaan” seklindeki siradan aldirmazligimla yaklasiyorum, rahvan giden atlarin rahatligi kimde var ehehe.

Biraz daginik oldu bu da boyle.  Atalarimizin binlerce yillik hikmet imbiginden suzulup gunumuze gelmis bir lafla kapatmak isterim:

Sen seni bil sen seni, sen seni bilmez isen patlatirlar enseni!

Olmadi, daha adam gibi bir lafla kapatayim, Yunus Emre’den gelsin: Hepisinden eyice, bir gonule girmektir!

Ekleme:

Sevgili Ani hanfendi bu yaziyi okuyunca gecenlerde annesinden gelen bir emailde aynen bundan bahsedildigini soyledi, usenmedi emaili buldu ve bana da yolladi.  Megersem “Dunning-Kruger effect” diye bir sey varmis!  Gidin okuyun wiki’den, linkini verdim.  Demek ki biraz kassam sosyal psikoloji dunyasina gunes gibi dogacagim, hehe (selam Pelin!).

Bir Garip Yolcuyum

Biliyor musunuz bu sarkiyi? Ajda’nin arabesk zamanlarindan?  Iste gecen hafta Cuma gununun erken saatlerinde (2:30 am) baslayan bir macera sonunda kedimi de alip guzelim Kaliforniya’yi terk ettim, dogu kiyisinda ismi lazim degil bir yerlere geldik.  Bir yandan kocambey ile birarada oldugumuza ve kedicanimin yolculuk sirasinda korktugum gibi omrumden seneler tuketmemis olmasina seviniyorum, ama diger yandan da buradaki kic donduran soguklar ve kar yuzunden lanet ediyorum (usuyen bir bunye oldugum su noktada bir sir degil artik bu blogda).  Kedi hanfendi ortama uyum sagladi saglamasina da dogrusu dana kadar evden cikip bu 1 oda 1 salon apartman dairesine gelmekten cok mutlu degil (yazacagim neden).

Once soguklar ve kardan bahsedeyim.  Sev-mi-yoo-rummm!  Sevmemem simarikliktan da degil ustelik. Eli ayagi yaz gunu bile buz gibi olan bir insanim.  Bu sebepten geldigimin ikinci gunu hic yoktan idrar yollari rahatsizligi (UTI) yasamaya basladim.  Ayak usumesi ile UTI’i bagdastiran bilimsel calismalar var, hic bana yok o halk hurfesi demeyin.  Yasayanin cok iyi bilecegi gibi bu rahatsizlik otesinde bir iskence.  Gunlerdir cranberry juice ice ice bir hal oldum.  Sonunda corabin ve durmadan calisan isitmanin yetersizligine isyan ettim ve kocambey’den ofisten geldiginde beni Target’a goturmesini istedim.  Su kislik patik turu terliklerden alacaktim.  Giyilecek ayakkabimsi bir sey olmaliydi, cunku terlik olunca cikariyorum bir yerde kaliyor.  Lakin, ogleden sonra kar yagmaya basladi ve Target’a gitme vakti geldiginde hem yerler beyazlamis hem kar yagmaya devam ediyordu.  Ve iste soguklari ve kari sevmememin diger sebebi: eve donerken ufak bir kaza yaptik.  Telasa gerek yok, on sol lastigin canti dustu, arabanin gerisinde ve bizde bir sey yok.  Ama cok cok yavas gidiyorduk, biraz daha hizli gidiyor olsak kayarak carptigimiz kaldirim bariyeri asip yolun obur tarafina geciverecektik.  Ulan, bir patik ugruna basimiza gelene bak diye lanet ettim.  Ha, bu arada, Target’ta ve sonra gittigimiz JC Penney’de bulunabilen patikler ya 5 numara ya 10, benim ayagim 8, ama 6/7/8/9 gibi insani boylar hicbir yerde bulunmuyor.  JC penney’de kenarda kosede bir 7-8 numara buldum ve kaptim.  Rengi igrenc kirmizi kirmizi, elf ayakkabisi gibi resmen.  Arabanin tekerlegini bunun icin mi parcaladik diye bakiyorum ama ayagimi sicak tutuyor napalim…

Yine de ommm ommmm diyorum, nankor olmayayim diyorum, en azindan basimizin ustunde bir cati var, en azindan isitma sistemi calisiyor diyorum. Pollyannacilikta en birinci benim, kurdelami takin, bir sey yapin.

Gelelim kedikiza.  Kaliforniya’daki evde kedicagizi mesgul edecek cok sey vardi, uzanip yattigi favori bir suru yeri vardi, en onemlisi kacip saklanmak istediginde girebildigi delikler vardi.  5 saat ucak yolculugu + 1 saat aktarma + 1/2 saat havaalanindan eve gelis sirasinda cok sesi cikmadi zavallimin.  Ucak inis kalkislarinda bebeklerin de yaptigi gibi biraz mizildandi ama onun disinda genelde sessizdi.  Sanirim biraz soke oldugu icin “en iyisi susayim ve kaderime razi olayim” dedi.  Sonunda dairemize gelince gorduk ki kendisi icin mama-su tabaklarinin oldugu beslenme kosesi, kutusu ve kumunun oldugu bosaltma kosesi, evdekilerin aynisindan tirmalama mati ve hatta birkac oyuncak top hazirdi.  Gittik kum kutusunun icine koyduk yerini ogrensin diye, ama hayvan sabah 2:30dan beri cisini kakasini tuttugu halde ilgilenmedi.  Girecek delik aradi ama malesef bulamadi!  Bu evde kanepe/yatak altlari girilecek turden degil.

Neyse ki ben varim ve kocambeyi de haliyle taniyor o yuzden cok da “ille de saklanmam lazim” stresine girmedi.  Kopek moduna girdi beni takibe aldi.  Lakin bundan 1-2 gun sonra buradaki arkadaslarimiz bize sabah kahvaltisina geldiginde isler degisti.  Arkadaslarin kendi kedileri de var, dedik bunu kaale almayin ilgi gosterince tirsiyor.  Sagolsunlar uzak durdular.  Kedis geldi dolandi biraz ortalikta ama belli ki ortamda guvenli hissetmiyor.  Kacip girecek delik arayisinda.  Bir ara ben bunu yatak odasinda pusmus zannediyordum, masadan kalktim gittim baktim, o o! Kedi o odada yok!  E nerede? Oraya bak yok, buraya bak yok, hafiften kafalari yemeye basladim ben.  Kapiyi acip gezmeye gidecek degil ya? Evde  bir yerlerde olmali.  Nerede diye endiseden meraktan ufaktan cildirmiscasina dolaniyorum 1 oda 1 salon 1 banyo ve 1 mutfagi.  En sonunda mutfak dolaplarina bakmaya basladim. Bizim evde dolap kapaklarina pati atar kedikiz ama acamaz, o yuzden pek ihtimal vermemistim dolapta olabilecegine.  Ama sogan ve patatesler disinda bos olan bir dolabin kapagini acinca ne goreyim, hatun orada yayilmis oturuyor!  Cik kizim? I ih.  Gel guzelim? I ih.  Cop ogutucuyu calistirdik da gurultusunden rahatsiz olunca cikti ancak disari.

Bu evde su anda sadece bir futon/cekyat kanepe var oturma odasinda oturacak.  O yuzden aile boyu diziliyoruz kanepeye aksamlari.  Su anda da ben ve kocambey kucaklarimizda bilgisayarlarimiz oturuyoruz dizim dizim, kedimiz de en uca kivrilmis uzanmis yatiyor.  Halbuki Kaliforniya’daki evimizde kanepenin ona ozel bir kosesi var, uzerine battaniyesi serili o kosede.  Battaniyeyi yogurup yogurup yatar orada.  Haftasonu (arabada ekstra bir ariza cikmaz hava da iyice tipiye donmezse) Atlanta’ya hem ziyaret hem ticaret’e gidiyoruz.  IKEA’dan alacagimiz birkac parca esyayla hem kendimizi hem kedimizi rahat ettirebilecegimizi umuyoruz.

Neyse ki kizim ucuzcu.  Para verilip alinmis toplarla cok ilgilenmedi lakin tesadufen elime aldigim bir 25cm lastik icin cildiriyor.  Lastigi soyle bir salla basliyor salvolara, kosmalara, ziplamalara.  Bir de bos bir kutu vardi, onun icine girip oyle oturuyor, hatta boyutuna bakmadan yatmaya calisiyor.

Sonracigima, son olarak, bu evde her sey gibi cay bardagi/tabagi eksikligi yasiyorduk, o yuzden online Turk urunu satan yerlerden arastirdik.  Bunlari sizinle de paylasayim olur mu lazim olur diyerek!  Muhtemelen en bilineni Tulumba.  Alacagimiz bardaklari digerlerinden daha ucuza Ak Market’te bulduk ama demlik ici suzgec denen muhtesem icadi satan tek yer olarak Best Turkish Food kazandi. Iste o linkler:

Tulumba

Bestturkishfood

Ak Market (AKP ile alakasi var mi acebag?)

Havayla basladik, havayla bitirelim.  Dun gittigimiz restorandaki garson elemanin dedigine gore buralar icin bu soguklar normal degilmis.  Bir soguk hava dalgasindan bahsediliyor zaten.  Umarim gidisi olur da donusu olmaz (dalganin, garsonla alip veremedigim yok haliyle)!